13. Sayi

 

Embed or link this publication

Description

Kurani Mucahede

Popular Pages


p. 1



[close]

p. 2

Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafirlerdir. (5 MAİDE, 44) KUR’ANİ MÜCAHEDE SAYI:13 SÜRELİ, ÜÇ AYLIK DERGİ EKİM-KASIM-ARALIK İÇİNDEKİLER 1 BİSMİLLAH 5 KUR’AN’A DAVET Her Değerin Bir Bedeli Her Davanın Bir Öleni Vardır 11 YORUM Demokratik Diktatörlüğün İflası 18 GÜNDEM Özgürlüğe ve Umuda Yolculuk: Hicret 22 TEFSİR Mesed (Tebbet) Suresi 27 AÇIKLAMA Ismarlama Tutuklama ve İki Yıl Daha Mahkumiyet 31 SİZDEN GELENLER Recep Tayyip Erdoğan’a Açık Mektup SAHİBİ VE YAZI İŞLERİ MÜD. Ramazan YILMAZ YAZIŞMA ADRESİ Ramazan YILMAZ PK. 1249 06047 Ulus/ ANKARA BANKA HESABI TC. ZİRAAT BANKASI 30003-3156-074 Dışkapı/ANKARA POSTA ÇEKİ HESABI Ramazan YILMAZ. 888880 ANKARA BÜRO İrfan Baştuğ Cad. Nur apt. 5/25 Y. Beyazıt Meydanı/ANKARA ☎ : 0 (312) 309 21 26 DİZGİ Mustafa YILMAZ DÜZENLEME - TASHİH Nermin ÇEVİK Üç Ayda Bir Yayınlanır. Sürelidir. “Gerçekten bu Kur’an en do ğ ruya iletir.” (17 İ SRA, 9)

[close]

p. 3

Bismillah Tevhid-şirk mücadelesinde değişmeyen temel esas, Tevhidi harekete katılan mü’minlerin, tüm sıkıntı, baskı ve zorlamalara karşın, duygularına kapılmadan, hissi davranmadan yüce Allah’ın belirlediği ölçüler içinde hareket etmeleri iken; küfrün ve şirkin temsilcileri olan müşriklerin ise, kendilerine ulaşan vahyi mesaja, rahmet dolu Kur’ani davete karşı kin ve düşmanlıkla hareket edip tebliğci müslümanlara ellerindeki tüm güçleriyle saldırmaları, baskı ve zulüm yapmalarıdır. Bu temel ilke, her dönemdeki Tevhid-şirk mücadelesinde ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihinin ilk örnekleri olan Hz. Adem(as)’ın iki oğlunun mücadelesi ile başlayan Hak-batıl mücadelesi, aynı şekil ve aynı özelliklerle donanmış bir halde, günümüze kadar gelmiş, taraftarları varolduğu müddetçe kıyamete kadar da sürecektir. Bu mücadelede mü’minler, küfrün ve şirkin saldırgan tutumuna karşılık rahmet elçileri olduklarının bilinci ile hareket etmişlerdir. “Onlara Ademin iki oğlunun haberini gerçek olarak oku: Hani her biri birer kurban sunmuşlardı; birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, diğerine:) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. (O ise): ‘Allah sadece muttakilerden kabul eder. Andolsun ki, eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam. Çünkü ben, alemlerin Rabb’inden korkarım dedi.” (5 MAİDE, 27-28) Zorbalar, içinde bulundukları çıkmazdan ve gayri meşru durumdan, zulmedip saldırganlaşarak kurtulacaklarını ve böylece kendilerini kabul ettireceklerini zannediyorlar. Oysa bu davranışları zorbalara, günah yüklemek ve ziyana uğramaktan başka hiçbir şey kazandırmayacaktır. “Ben isterim ki sen, benim günahımı da senin günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur. Nefsi onu, kardeşini öldürmeye çağırdı, onu öldürdü, ziyana uğrayanlardan oldu.” (5 MAİDE, 29-30) Hak-batıl, tevhid-şirk mücadelesinin her dönemi, hemen hemen aynı karakteristik özellikleri taşımaktadır. Ekonomik ve askeri gücü ellerinde bulunduran batıl cephesi, bu gücü -kendilerini yoktan varedip çeşitli nimetlerle 1 Kur’ani Mücahede/13

[close]

p. 4

Bismillah donatan yüce Allah’ı razı etmek için kullanacakları yerde, tam aksine hareket ederek- kendilerine ihsan edene isyanda kullanmışlardır. Bu isyan, bugün de devam etmektedir. Küfür, mali ve askeri imkanlarına güvenerek tam gücü ile dünyanın her yanında müslümanlara ve İslami değerlere savaş açmıştır. Buna karşı müslüman kimliği taşıdığı iddiasında olanların, Kur’ani ölçüler içinde, nebevi bir metodla hareket ettiklerini söylemek oldukça zordur. Bu ise, küfrün azgınlığını artırırken, inandığını iddia eden insanların, zillet içine düşmelerine neden olmaktadır. Özelllikle içinde yaşadığımız ülkede, İslami kimliğe sahip olduklarının iddiasında olanlar, bu kimliği gereği gibi kuşanmadıkları için, Tevhidi bir hareketi ortaya koymaktan oldukça uzaktırlar. İslam adına ortaya konulan hareketler ise, ya küfre karşı duyulan tepkiden kaynaklanmış ya da maddi-manevi kimi çıkarlar elde etmek için ortaya çıkmıştır. Bu ise, bugün içinde bulunulan çıkmazı doğurmuştur. Bugün, mü’minler olarak yapmamız gereken ilk ve en önemli görev, Kur’an’ı çok iyi anlamaktır. Çünkü, Kur’an net olarak anlaşılmadan küfre karşı Tevhidi bir harekete kalkışmak ve toplumda vahyi bilinci yükseltmek mümkün değildir. Kur’an’ı anlamak ise, birkaç ayet öğrenip/ezberleyip ahkam kesmek değildir. Kur’an’ı anlamak, hayatın tüm alanlarında birey ya da toplum olarak, Kur’an’ın getirdiği çözümleri Kur’an bütünlüğünden çıkarıp hayatı ona göre düzenlemek ve hiçbir endişe taşımaksızın emredilen ölçüler içerisinde taviz vermeden hareket etmektir. İşte ancak o durumda yüce Allah’ın yardımı mü’minlerle beraber olacak ve mü’minler, İslami bir kimlik kuşanmış olarak onurlu bir hayat ve mücadele sürdürebileceklerdir. Yüce Allah’ın yardımının mü’minlerle beraber olması, onların üstün olmalarını sağlarken, küfrün zillet içine düşmesine neden olacaktır. Müslüman olduklarının iddiasında bulunanlar, Kur’ani ölçüler içinde hareket etmediklerinden bugün ibre küfrün lehinde bir durum arzetmektedir. Oysa, inandıkları iddiasında olanların, kendilerini ve söyleyip yaptıklarını Kur’an’la değiştirmeleri halinde durum, çok kısa bir sürede tersine dönecek ve müslümanlar layık oldukları yere yükselecekler ve böylece hem kendilerinin kurtuluşuna, hem de kafirEkim - Kasım - Aralık / 1 9 9 8 2

[close]

p. 5

Bismillah lerin, belki rahmet ve mağfirete ulaşmalarına vesile olacaklardır. Bu, yüce Allah’ın va’dettiği bir müjdedir. Bu müjdeye muhatap olup yüce Allah’ın yardımına kavuşabilmek için, Tevhidi düşünen müslümanların, acil bir şekilde kendilerini gözden geçirip Kur’an ve Sünnet’ten delili bulunmayan düşünce, söz ve davranışları terk ederek Kur’ani bir ahlakla kuşanmaları gerekir. Bugün, Nahl 36. ayeti gereği tağuttan kaçınıp Allah’a yönelen,yani “Lailahe illallah” diyen bir çok müslüman, kimi düşünce, söz ve davranışlarını Kur’an ve Sünnet’ten delillendirmedikleri ve kuşanılması gereken İslami kimliği kuşanmadıkları için, hem İslami bir birliktelik oluşturamamakta, hem olması gereken İslami hareketi ortaya koymamakta, hem de hissi ve duygusal hareket ederek küfrün gündemine kapılmaktadırlar. Bunun sonucunda ise, hezimete ve hüsrana uğramaktadırlar. Bugün bir çok insanın, önceden üzerinde bulundukları İslami hareketten dönmelerinin ya da İslami esaslara ve değerlere yapılan saldırılara duyarsız kalmalarının temelinde, Kur’an ve Sünnet’e dayanmayan, ancak İslam adına tepkiselliklerle dolu, hamasi duyguların ürünü olan hareketler yatmaktadır. Yüce Allah’ın belirlediği esaslara uygun yapılan İslami hareketler karşısında küfrün bir başarı elde etmesi mümkün değildir. Çünkü yüce Allah(cc), kendisinin belirlediği ölçülere göre hareket edenleri, her zaman desteklemiş ve onların tarihin her döneminde üstün olmalarını sağlamıştır. “Kim Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri veli edinirse, işte galip gelecek olanlar yalnız Allah’ın taraftarlarıdır.” (5 MAİDE, 56) Küfür, tarihin her döneminde elindeki tüm imkanlarını ve güçlerini kullanarak İslami olan her şeye savaş açmış, Tevhid erlerine baskı ve zulüm yapmış, onlara en ağır işkenceleri reva görmüştür. Buna karşı mü’minler, bıkıp usanmadan, yılgınlık göstermeden direnmişler, küfrün gündemine kapılmamışlar, yalnız yüce Allah’ın belirlediği esaslar doğrultusunda hareket ederek hakkı ortaya koymuşlardır. Mü’minler, küfre karşı hangi aşamada nasıl hareket edeceklerini ancak vahyin belirlediği esaslardan çıkarmışlardır. Küfrün tüm zorbalığına rağmen mü’minler, kafirlere yalnızca vahyi esasları hatırlatmışlar, onların seviyesine düşüp onlara cevap vermeyerek yüce Allah’a 3 Kur’ani Mücahede/13

[close]

p. 6

Bismillah güvenip dayanmışlardır. “Onlara Nuh’un haberini oku. Kavmine: ‘Ey kavmim demişti, eğer benim kalkıp Allah’ın ayetlerini hatırlatmam size ağır geldiyse, o halde ben Allah’a dayandım, siz de ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınız işi kararlaştırın da işiniz başınıza dert olmasın. Sonra bana hükmünüzü uygulayın, bana hiç fırsat vermeyin!” (10 YUNUS, 71) Küfür, kendisine ayetleri hatırlatan mü’minlere karşı saldırganlaşmakta, onları, sahip olduğu güçlerle cezalandırmaya kalkışmaktadır. Tarihsel küfrün günümüz uzantısı olan demokratik diktatörlük de aynı yolu izleyerek İslami değerlere saldırmakta, İslami esaslara teslim olan müslümanları eğitimden, ticaretten, iş alanlarından mahrum edip sosyal hayattan dışlamaya çalışmakta, bu yapılanların zulüm olduğunu söz ve yazılarıyla ifade eden aydın ve düşünürleri mahkum etmektedir. Bu baskı ve zulüm karşısında mü’minler, tahriklere kapılmadan mutlaka yüce Allah’a dayanmalı, vahyin belirlediği esaslardan hareket etmelidirler. İşte ancak o zaman yüce Allah’ın yardımı mü’minlerle beraber olacaktır ve zafer tümüyle mü’minlerin olacaktır. “Allah: ‘Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz’ diye yazmıştır. Muhakkak ki Allah güçlüdür, üstündür.” (58 MÜCADELE, 21) Teşrifiyle insana ve insanlığa huzur, saadet ve mutluluk veren, insanlar arasında barış ve kardeşlik tesis eden, toplumda yardımlaşmayı ve kaynaşmayı sağlayan, RAMAZAN-I ŞERİFİN, hayırlara vesile olmasını, şirk, küfür ve nifak içinde bocalayan, hayatı yaşadığı üç günlük dünya zannedip ahiretini unutanlara şuur nasip etmesini ve bunları Kur’an dışı yollardan kurtarıp vahyin berrak ve apaçık yoluna iletmesini yüce Allah’tan niyaz ediyoruz. MÜCAHEDE YAYINLARI Ekim - Kasım - Aralık /1 9 9 8 4

[close]

p. 7

Kur’an’a Davet “HER DEĞERİN BİR BEDELİ, HER DAVANIN BİR ÖLENİ VARDIR” İnsan, kendisi için değerli gördüğü şeylere bir bedel öder. Başka bir deyişle, değerli olan her şeyin mutlaka bir bedeli vardır. Bu bedel ödenmedikçe kişi değerli gördüğü/değerli olan şeye ulaşamaz. Bu kural, doğadaki varlıkları elde etmek için söz konusu olduğu gibi, yüce Allah’ın mü’minler için va’dettiği cennet için de söz konusudur. “Allah, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu vaad (söz) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerinde bir haktır. Kim, Allah’tan daha çok ahdine sadık kalabilir? O halde, O’nunla yaptığınız alışverişten dolayı sevinin. Gerçekten o büyük başarıdır.” (9 TEVBE, 111) Kur’an’ı Kerim, yüce Allah’ın nasıl razı edileceğini apaçık ölçülerde ortaya koymakta ve ancak belirtilen bu ölçülere göre hareket edilmesi halinde yüce Allah’ın hoşnut edilebileceğini bildirmektedir. Risalet tarihi, vahyin belirlediği ölçülere göre hayatı düzenleyenlerle, bunlara karşı çıkanların kıyasıya mücadele ettikleri, her iki tarafın da inandıkları değerler uğrunda mallarıyla canlarıyla savaştıkları bir tarihtir. Her iki taraf, sahip oldukları değerleri koruma, yaşatma ve insanlara yayma gayesiyle ellerindeki tüm imkanları ortaya koymuştur. Kur’an bunların örnekleriyle doludur. Yüce Allah’ın rızasını kazanıp cennet mükafatını elde etmek , ancak İslami değerlerin korunup yaşatılmasıyla mümkündür. İslami değerlerin korunup yaşatılması ise, ancak insanın canını ve malını o uğurda ortaya koymasıyla sağlanır. Yalnızca sözlü ve yazılı ifadelerle İslami esaslara inanıldığını ileri sürmek kuru bir iddia olduğundan bu ifadeler, sahibine yüce Allah (cc) indinde hiçbir şey kazandırmayacağı gibi, tam aksine kişiyi sorumluluk altına sokar. Risalet tarihinde, vahyi esaslara inanan insanların, inançları uğrunda nasıl mücadele ettiklerini, bunun için canlarını ve mallarını nasıl ortaya koyduklarını Kur’an’da açık bir şekilde görmekteyiz. Yüce Allah’ın, değişmez bir yasa (sünnetullah) olarak ortaya koyduğu bu mücadele metodu olduğu gibi alınmadan yüce Allah’ın rızasını kazanmak ve cennet mükafatını elde etmek mümkün 5 Kur’ani Mücahede/13

[close]

p. 8

Kur’an’a Davet değildir. “Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gideceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Rasul ve onunla beraber iman edenler ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” (2 BAKARA, 214) İnanılan değerler, fedakarlık ister, mücadele ister ve sürekli bir hassasiyeti gerektirir. Hassasiyetini yitiren insanların fedakarlık yapmaları ve mücadele etmeleri hiçbir şekilde mümkün değildir. Bugün inandığı iddiasında olan kesimdeki bitikliğin, pasifliğin, duyarsızlığın, Demokratik dini kuralları arkasına sığınarak bu batıl dini üstün görüp korku içinde bulunmanın, gününü gün edinerek zevk ve sefa içinde yaşamanın, ihtiyaçlardan fazla mal almanın, eşya yığmanın, inanılan esaslar için özveride bulunmamanın temelinde inanılan esaslara karşı yitirilen hassasiyet yatmaktadır. “Kur’an-Sünnet” diyen nice insanların, Kur’an ayetlerine karşı duyarsız olmaları ve Rasulullah’ın örnek yaşantısına uygun hareket etmeyişleri onların bu esasları yeterince kavramamalarından ve günü birlik bir yaşantıyı yeğlemelerinden kaynaklanmaktadır. Kur’an ve Peygamberi örneklik, iman eden insana yeni bir yaşam biçimi sunduğundan artık o insan, Kur’an’ın ortaya koyduğu esaslara iman ettiği andan itibaren kafasında taşıdığı cahili kültürü, edindiği gayri İslami alışkanlıkları, içinde bulunduğu müşrik toplumun değer yargılarını, kısacası geçmişe ait olan ve yeni inancıyla çatışan ve çelişen her şeyini bir kenara bırakıp yeni kimliğiyle kuşanmak zorundadır. İslamla çatışan eski değer yargılarını bırakmayanlar, iman ettikeri İslam’a tam anlamıyla teslim olup İslami bir kimlik kuşanamazlar. İslami kimliği kuşanmayanların ise, Kur’an’ın tanımladığı müslümanlardan olmaları mümkün değildir. İslami kimlik, yeni bir yaşam önerdiğinden iman eden birey, İslam’ın sunduğu yeni yaşam tarzını, olduğu gibi almak ve yaşantısını baştan sona yeniden düzenlemek zorundadır. Bu ise, içinde bulunulan cahili ve müşrik toplumla çatışmayı beraberinde getirecektir. Fikri planda başlayan çatışma, müşrik Ekim - Kasım - Aralık / 1 9 9 8 6

[close]

p. 9

Her Değerin Bir Bedeli, Her Davanın Bir Öleni Vardır. toplumun baskı, tahrik ve saldırıları sonucunda giderek sıcak bir çatışmaya dönüşecektir. İlk aşamada müşrik toplumun baskı, tahrik ve saldırılarına karşı müslümanlar, Kur’an’ın belirlediği esaslardan hareket ederek sabır ve metanetle, en güzel bir şekilde karşılık vereceklerdir. Bu, Kur’an’ın müslümanlardan istediği bir şeydir. Müslümanlar, hiçbir şekilde duygu ve hissiyatlarına kapılarak hareket edemezler. Çünkü bu şekilde hareket etmeleri halinde kendileri yüce Allah’ın emirlerine karşı gelmiş olacaklardır. Müslüman bireyin, İslami kimliğini koruma ve bunu toplumun diğer fertlerine yaymaya çalışması, müşrik toplum ve zorba diktatör yönetimlerce engellenmeye çalışılacaktır. İslami kimliği yayma ve bunu engelleme sırasında müslüman bireyin can ve mal güvenliği tehlikeye girecektir. Bu tehlikeden korunmak adına müslüman birey, hiçbir şekilde bulunduğu noktadan geriye adım atmayacak, tam aksine ileriye doğru bir adım daha atmak için çalışacaktır. Bu ise,can ve mal güvenliğinin daha çok tehlikeye girmesi demektir. Diğer taraftan, İslami kimliği koruma ve toplumun diğer bireylerini de bu kimlikle kuşandırma çalışması sırasında müslüman birey, malını sarfetmekten çekinmeyeceği gibi, gerektiğinde canını da ortaya koymaktan çekinmeyecektir. Gerek, müşrik toplumun engellemesi sırasında can ve mal güvenliğinin tehlikeye girmesi, gerekse İslami kimliğin korunması ve yaygınlaştırılması uğruna iradi olarak can ve malın ortaya konulması, müslüman şahsiyetin inandığı değerler uğrunda ödediği bedeldir. Bu bedel, İslami esaslara inandığını iddia eden her fert tarafından mutlaka ödenmelidir. Hiçbir endişe müslüman bireyi bu bedeli ödemekten alıkoymamalıdır. Bu bedeli ödemekten kaçınanların iman iddiaları, boş bir iddiadan öteye bir anlam ifade etmez. Müslüman şahsiyet, inandığı değerler doğrultusunda canını ve malını vermekle hem yüce Allah’ın rızasını kazanıp va’dedilen mükafata ulaşacak, hem risalet tarihindeki Tevhid-şirk mücadelesinin kendi çağındaki halkasını oluşturacak ve hem de yaşadığı çağda onurlu bir mücadele ortaya koyarak ezilen ve sömürülen insanların kurtuluş umudu olacaktır. Oysa, inandığı değerler uğrunda bir bedel ödemeyenler ya da ödemeyi göze alamayanlar hem dünyada tağuti sistemin, önünde zillet içine düşecekler, hem de yüce Allah’ın azabına müstehak 7 Kur’ani Mücahede/13

[close]

p. 10

Kur’an’a Davet olup bir daha çıkmamak üzere cehenneme gireceklerdir. Bugün, Nahl 36. ayetin gereği olarak tağuttan kaçınıp Allah’a yönelen nice insanlar, iman ettikleri değerler uğrunda bir bedel ödemeyi göze almadıkları ve küfrün ortaya koyduğu kanunların arkasına sığındıkları için İsrailoğulları gibi zillet içine düşmüşlerdir. Tağuti sistemin karşısında zillet içine düşmeleri onların fasık olmalarına ve İslami kimliklerini kaybetmelerine neden olmuştur. İslami kimliklerini kaybedip fıska düşen insanlara bakarak karşısında şahsiyetli bir muhalefet bulamayan tağuti sistem, meydanı boş bulduğundan her geçen gün daha çok azmakta ve İslami değerlere karşı savaşını günden güne artırmaktadır. Küfrün, günden güne azıp İslami değerlere ve müslümanlara yönelik başlattığı savaşa karşı şamaroğlanı gibi her tükürüğü rahmet sanan, İslami kimlikten yoksun insanlar, Küfrün başlattığı bu savaş fırtınasının dinmesini beklemektedirler. Oysa bu bekleyişleri onların kurtuluşunu değil, azaplarının artmasını sağlayacaktır. “Ve bir fitneden sakının ki, yalnızca aranızdaki zalimlere erişmekle kalmaz (hepinize ulaşır). Bilin ki, Allah’ın azabı mutlaka çetindir.” (8 ENFAL, 25) Bunun nedeni, İslami kimlikden yoksun olan insanların, zalimlerin zulmüne karşı çıkmayışları böylece zalimlerin daha çok azıp mazlum ve korumasız insanlara daha fazla baskı yapmaları ve yeryüzünde bozgunculuk yapmalarıdır. Oysa İslami bir kimlikle kuşanıp onurlu bir mücadele ile tavır koysalardı, ne mazlum insanlar ezilirlerdi ne de zalimler bu denli azgınlaşırlardı. Şu gerçek hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, inanılan değerler, inanan kimseden özveri ve bedel ister. İnandığını iddia eden birey, inandığı değerler uğrunda maddi, manevi, bedeni, fikri ve zamani olarak özveride bulunup bir bedel ödemedikçe inancında/iman iddiasında samimi olamaz. Çünkü iman iddiası, ancak pratiklerle (salih amel) ortaya konulduğu zaman bir anlam ifade eder. Tevhid-şirk, Hak-batıl mücadelesinde İslami kimliği kuşanan müslüman şahsiyetler, kendileri için değerli gördükleri Allah’ın rızası uğruna canlarını bir bedel olarak vermeye çalışmışlar, bunlardan bazıları ise, canlarını vermişlerdir. Ekim - Kasım - Aralık / 1 9 9 8 8

[close]

p. 11

Her Değerin Bir Bedeli, Her Davanın Bir Öleni Vardır. “İnsanlardan öylesi var ki, canını, Allah’ın rızasını kazanmaya satar. Allah da kullara çok şefkatlidir.” (2 BAKARA, 207) “Mü’minlerden öyle erkekler var ki, Allah’a verdikleri sözde durdular. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemiştir.” (33 AZHAB, 23) Tevhid - şirk mücadelesi tarihinde inandıkları değerler uğrunda bir bedel ödeyenler, mücadelelerinin sonucu ne olursa olsun, daima üstün gelmişler ve yüce Allah’ın rızasına ulaşarak va’dedilen cennete kavuşmuşlardır. “Allah onlara dünya karşılığını ve ahiret karşılığının en güzelini de verdi. Elbette Allah, güzel davranananları sever.” (3 AL-İ İMRAN, 145) Oysa, inandıkları değerler uğrunda bir bedel ödemeyenler ya da ödemeyi göze almayanlar, hem her zaman zelil olmuşlar, hem de yüce Allah’ın azabına çarpılmışlardır. Bugün, ucuz cennet anlayışı içinde olanlar, inandıkları değerlere yapılan bunca saldırılara rağmen zillet ve meskenet içinde duyarsız bir şekilde sessizliklerini sürdürmektedirler. Ancak, İsrailoğullarının Fir’van karşısındaki durumunu yansıtan bu tutumları onların umdukları ucuz cennetin değil, tam aksine küfre, zulme, baskı ve sömürüye ses çıkarmadıkları ve inandıkları esaslar uğrunda bir bedel ödemedikleri için, cehennemin ebedi konuklarından olacaklardır. Çünkü onlar, zulme karşı sessiz kalmakla hem insanlardan mazlum olanların, kadınların ve çocukların daha çok ezilmelerine neden olmuşlar (4/75), hem de kendileri zillet içinde fıska düşmüşlerdir. En önemlisi ise, vahyi esasların topluma açık ve net bir şekilde ulaşmasına çalışmadıkları için toplumun küfür şirk, bid’at ve hurafe içinde kalmasına neden olmuşlardır. Bu nedenle, inandıklarını dil ile ifade ettikleri halde, inandıkları değerler uğrunda maddi, manevi, bedeni, fikri ve zamani bir bedel ödemeyen, ödemeye çalışmayanlara diyoruz ki: Gelin, öncelikle Tevhidi esasları fikri planda net ve açık bir şekilde öğrenin; fikri netleşmeyi sağladıktan sonra bu Tevhidi esaslara, hiçbir şek ve şüphe duymadan tam bir teslimiyetle teslim olup iman ediniz. İman ettiğiniz Tevhidi esasların insanlara ulaştırılması için zamanınızın çoğunu bu uğurda kullanınız. İnandığınız Tevhidi esasların belirtildiği ölçü içinde maddi değerlerinizi ihtiyaç sahiplerine veriniz ve bu 9 Kur’ani Mücahede/13

[close]

p. 12

Kur’an’a Davet esasların insanlara ulaştırılması için kullanınız. Her türlü zorluğa, baskı ve zulme göğüs geriniz ve canınız pahasına da olsa yılmayınız, Tevhidi esaslardan dönmeyiniz. Unutmayınız ki yarınlar, bugünün bedelini ödeyenlerindir.. Bugünün bedelini ödemeyenlerin yarınlara talip olmaya hakları yoktur. Bakınız risalet tarihine de Tevhidi mücadelenin nasıl yapıldığını, müslümanların, inandıkları esaslar uğrunda hangi değelerini feda ettiklerini, zorba idareler karşısında nasıl tavır takındıklarını açıkça görün ve kendinizle, yaptıklarınızla kıyaslayın. Kıyaslayın ki, kendi konumunuzu, vasfınızı, kendinize yakıştırdığınız kimliğinizi daha yakından tanıyın. Yapacağınız bu kıyaslamayı yüce Allah’ın adaletini gözönünde bulundurup iyice düşünün ve kendinize layık gördüğünüz mükafata(!) kendinizi hazırlayın. Bizim, size yapacağımız tavsiye şudur: İçinde bulunduğunuz zillet ve meskenetten kurtulmak için silkinin. Yoksa bu duyarsızlığınız, vurdum duymazlığınız ve umursamazlığınız sizi elem verici bir azaba sürükleyecektir. Bütün bunları, inanın, size acıdığımız için söylüyoruz. Kendinize yazık etmeden ve iş işten geçmeden gelin tevbe edip inandığınız doğrultuda teslim olun ve inandığnız değerler uğrunda bedel ödemeye hazır olun. Unutmayınız ki, her değerin bir bedeli ve her davanın bir öleni vardır. Tarihin her döneminde, yüce Allah’ın indirdiği esaslara iman edip teslim olanlar, zalimlerin tüm baskı, şiddet ve zulümlerine rağmen inandıkları değerlerden zerre kadar taviz vermemişler, gerektiğinde onurlu bir şekilde mücadele edip ölmesini bilmişlerdir. Aynı vahyi esaslara inanan insanların da yapmaları gereken bundan başka bir şey değildir. İnandıkları esaslar uğruna bir bedel ödeyenler, her zaman yücelmişler, Rab’lerini razı etmenin mutluluğunu yaşamışlardır. Oysa, inandıklarını iddia etmelerine rağmen bu uğurda bir bedel ödemeyenler, ya da ödemeyi göze almayanlar ise, hem dünyada zillet içinde kafirlerin oyuncağı olmuşlar, hem de ahirette ebediyen kaybedenlerden olmuşlardır. “GEVŞEMEYİN, ÜZÜLMEYİN, ŞAYET GERÇEKTEN MÜ’MİNSENİZ, MUTLAKA SİZ ÜSTÜN GELECEKSİNİZ.” (3 AL-İ İMRAN, 139) Ekim - Kasım - Aralık / 1 9 9 8 10

[close]

p. 13

Yorum DEMOKRATİK DİKTATÖRLÜĞÜN İFLASI! Bir sistemin uzun ömürlü olmasını sağlayan en önemli unsur, hiç şüphesizdir ki, sistemin yönetimi altında yaşayan halk kitlesinin onu kabul etmesi ve sahiplenmesidir. Halkın bir sistemi sahiplenmesi ise, ancak sistemin adil, özgürlükçü, halkın sorunlarına çözüm getirici, toplumun tüm kesimlerini eşit bir şekilde kucaklayıcı olması ve hiçbir şekilde halka zulmetmemesi ve baskı yapmaması ile mümkündür. İçinden çürümüş, kokuşmuş, idare ettiği toplumun değer yargılarına düşman, halkıyla taban tabana zıt olan, üstüne üstlük yağmacı, rüşvetçi, soyguncu ve cani şebekelerin üretim merkezi haline gelen, kendi halkına zulmeden sistemlerin yaşama şansları hiç mi hiç yoktur. Bunun en bariz örnekleri, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkeler ile Şah’ın idaresindeki İran’dır. Bir avuç diktatörün idare ettiği bu sistemler, güçlü ordulara sahip olmalarına rağmen, halklarıyla bütünleşmedikleri, halka düşman oldukları ve halkın değer yargılarına ters düştükleri için saltanatları yerlebir olmuş, bir daha varolmamak üzere tarih çöplüğündeki yerlerini almışlardır. Bu sistemlerin yıkılmasında en büyük etken, hiç şüphesizdir ki, yaptıkları zulümdür. Kendilerine karşı olan aydınları, düşünürleri ve muhalefeti susturmak için baskı yapıp zulmeden, onları sorgusuz sualsiz zindanlarda çürüten bu dikta yönetimler, yaptıkları zulümlerle kendi sonlarını hazırlamışlardır. Bugün aynı akibete Türkiye’deki demokratik diktatörlük de düşmüştür. Demokratik diktatörlük, bizzat Cumhurbaşkanı’nın ifadesiyle, halkın güvenini kaybetmiştir. Zaten halk kendi kültürüne, ahlakına, yaşayışına, örfüne ve dinine yabancı olan ithal malı bu sistemi hiçbir zaman kabul etmemişti. Kendi halkının olmayan güvenini yitiren demokratik rejim, halkıyla bütünleşmeyi sağlamak için sosyal, adil, özgürlükçü, herkesi eşit olarak kucaklayan bir idare sistemini ortaya koyamayınca -ki beşer oluşu nedeniyle hiçbir zaman koyamayacaktır- kendi içinde çeteler kurarak, baskı ve zulümle kendisini kabul ettirmeye çalışmıştır. Demokratikleşmeyen, ancak demokratik olduğu iddiasında olan sistemin nasıl iflas ettiğini, sistemin başında bulunan Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’ına, bakanından rejimin akıl hocaları olan yazarlarına, rejime lojistik destek veren patronlardan sokaktaki insana kadar tüm demokratların acı içinde dile getirdikleri itiraflarından anlıyoruz. Bunu biz, daha önce dile getirdiğimiz zaman rejimin bazı savcıları, laik ve demokratik rejimi küçük düşürdüğümüz ve rejime hakaret ettiğimiz iddiasıyla hakkımızda soruşturma açmış ve bizi mahkemeye vermiş, hatta son soruşturmayı yapan savcı, bizi apar topar tutuklatarak cezaevine attırmıştır ve iki sene mahkumiyet almamıza neden olmuştur. Bu nedenle, bizim daha önce 11 Kur’ani Mücahede/12

[close]

p. 14

Yorum söylediklerimizde ne kadar haklı olduğumuz, rejimin acı sona ulaştığını farkeden demokratik dine mensup olan yetkililerin ifadeleriyle bir kez daha kanıtlanmıştır. SİSTEM YETERSİZDİR, İFLAS ETMİŞTİR, DEĞİŞMELİDİRr “Demokratikleşemedik; Cumhuriyetten, demokratik cumhuriyete geçmeye çalıştık, ama yapamadık.” (C.Başkanı Süleyman Demirel, 14.9.1997 Hürriyet, Pazar eki) “Her işimiz A’dan Z’ye bozuktur.” “Bu sistem değişmelidir.” (Başbakan Dr. Refik Saydam,1939 /14.3.1998 Sabah, Çetin Altan/ 2.1.1998 Zaman) “Ortada bozuk bir düzen var. ‘Bahsinden hareketle toplumumuzda ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerden gördüğümüz bütün aksaklıklar, temeldeki bu düzen bozukluğudur.’ ve Türkiye’de kurulu ekonomik ve sosyal düzen, bozuk ve adaletsizdir. Türkiye’nin hızla kalkınmasına da, sosyal adalet içinde gelişmesine de elverişli değildir. Düzen bozukluğunun köklerine inmeksizin yapılacak yüzeysel düzeltmelerle darboğazları aşmak mümkün değildir.” (Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit, 2.1.1998 Zaman) “Üçüncü nokta da yönetimdeki erk’in, yani siyasal sistemin yetersizliğidir. Parlamenter demokrasimiz iyi işlememektedir. Çünkü, 1950’den günümüze, gitgide seviye kaybetmekteyiz.” (Prof. Toktamış Ateş, 2.1.1998 Zaman) “Kime sorduysak, aynı cevabı aldık ve yıllardır almaya da devam ediyoruz: Türkiye’nin A’dan Z’ye değişmesi şart... Yani; siyaset sistemi, eğitim sistemi, sağlık sistemi, trafik sistemi, adalet sistemi, planlama sistemi, imar sistemi... Bunlar ve buraya alamadığımız diğerlerinin yarattıkları tüm kurumların da A’dan Z’ye yenilenip değişmesi lazım.. Öyle makyaj yapılarak filan değil, kökünden değişmesi lazım.. Toplumun önünü tıkayan, yıllardır sürdürdüğümüz bugünkü sistemler, artık İFLAS NOKTASINDA.. (...) Yağma düzeni, rüşvetler, cinayetler, soygunlar, bu sistemin ürünüdür.” (Sedat Sertoğlu, 8.6.1998 Sabah) “Siyasi sistem iflas etmiştir, Türkiye’yi de peşinden sürüklüyor. Türkiye’de FP. sorunu yoktur, asker sorunu yoktur, basiretsiz liderler sorunu yoktur, sorumsuz politikacılar sorunu yoktur. Türkiye’de siyasi sistem sorunu vardır. Sorun pilotta değil, uçaktadır. Sorun pilotta olsaydı bunca yıldır yönetimi birbirinden devralan pilotlar arasında uçağın rotasını düzeltebilecek olanlar çıkardı. Türkiye’de tüm liderlerin, tüm politikacıların çıkarcı ve sorumsuz olduğuna inananlardan değiliz.” (Bülent Eczacıbaşı 26.9.1998 Akit) Ekim - Kasım - Aralık / 1 9 9 8 12

[close]

p. 15

Demokratik Diktatörlüğün İflası HALK DEMOKRATİK SİSTEME GÜVENMİYOR “Meclis’te yolsuzluk” (Basın) “Ama Meclis üstünden soyulmak, rezaletin son perdesidir ve dileriz bu soygun, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki çürüme dönemini bitiren silkinişin sebebi olur.” (Güngör Mengi, 6.1.1998 Sabah) “HALKIN YÜZDE 80’İ MECLİS’E GÜVENMİYOR.” (9. C.Başkanı Süleyman Demirel, 2.1.1998 Zaman) “Adalet sistemimiz tamamen çağdışı.” (M.Ali Birand, 30.8.1998 Milliyet) “Biz genelde kopya çekiyoruz. Dışardan yasa getirtip tercüme ettiriyoruz ve kendimize uyarlıyoruz. Bundan artık vazgeçmeliyiz.” (A. Bakanı Oltan Sungurlu, 30.8.1998 Milliyet/M.Ali Birand) “Yargının pek de bağımsız olmadığı, yargı organlarının başkanları tarafından ifade edildiğine göre, tümüyle gözden düşmüş veya düşürülmüş bir yasamayı da buna eklediğimizde, yürütme gücünü elinde tutanların ‘keyfi hukuku’ ülkeye egemen oluyor demektir.” (Cengiz Çandar, 20.1.1998 Sabah) “DGM’de rüşvet skandalı.’ Uyuşturucu kaçakçılarını para karşılığı bıraktıkları iddia edilen 1 savcı ile 2 yargıç meslekten ihraç edildi.” (2.3.1998 Sabah) “Tam bağımsız ve yargıçları tam güvenceli bir yargımız var mıdır? Hayır! yoktur. Vicdanı ile cüzdanı arasına sıkışan hakimin kararının sağlıklı olacağını düşünmek, insan doğasına ters düşer! Direncimizin son noktasındayız. (Yargıtay başkanı Mehmet Uygun, 8.9.1998 Basın) “Özellikle medya karşısında yargının bağımsızlığından söz edilemez... Bazı medya organları; polis, savcı ve yargıç görevi üstlenip, yargısız infaz yapıyor.” (Türkiye Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen, 8.9.1998 Basın) “VATANDAŞLAR ADLİYEYE GÜVENMİYOR, YARGININ YERİNİ MAFYA ALDI.” (A. Bakanlığı Raporu, 11.9.1996 Sabah) “Amerikalı bir uzmanın başkanlığında 3 kişilik ‘Polis Danışmanlar Grubu’nca hazırlanan raporda, rüşvet, polis teşkilatının bütünlüğünü bozmakta ve diğer önemli kamu kurum ve kuruluşlarda (basın, siyasi çevreler, iş çevreleri) GÜVENİNİ YİTİRMESİNE sebep olmaktadır.” (3.1.1998 Sabah) “Devlet içinde çeteler var; bazı kanun kaçakları hem mit, hem emniyet tarafından özel amaçla kullanılmış.” (Kutlu Savaş, Susurluk Raporu müfettişi) İFLAS EDEN REJİM ÇETELEŞTİ “Anayasal dengeler ve demokratik teamüller altüst oldu; akıl, iz’an, 13 Kur’ani Mücahede/13

[close]

Comments

no comments yet