02. Sayi

 

Embed or link this publication

Description

Kurani Mucahede

Popular Pages


p. 1



[close]

p. 2



[close]

p. 3

Hamd, insanı yaratıp en güzel biçimde düzenleyen, insanın neler yapacağını belirleyip hedefini gösteren, insana kalemle yazmayı öğretip bilgi ile şereflendiren, indirilen esaslara uymasını emredip dosdoğru hareket etmesini isteyen, Hz. Adem (as)’ı topraktan yaratıp imtihan eden, Hz. Nuh (as)’a 950 sene boyunca mücadele gücü veren, Hz. İbrahim (as)’ı küfrün zulmünden ve ateşinden kurtarıp tek başına bir ümmet olma bilincine erdiren, babasının göznuru olan Hz. Yusuf (as)’ı zindanda terbiye edip zindanı ona medrese yapan, sarayda el üstünde tutulan, sarayda yetişen Hz. Musa (as)’ı açlıkla, susuzlukla ve korkuyla denedikten sonra çobanlık yaptırarak yetiştiren, Hz. Muhammed (as)’ı yalnızlıktan, yoksulluktan, sıkıntıdan, kurtarıp barındıran, zengin edip hidayete erdiren ve tüm insanlığın üstün efendisi, iman edenlerin sevgilisi kılan Allah’adır. Selam, vahyin nuruyla zulmün karanlık ortamına dalarak şaşkın beşeriyete, hidayet yollarını göstermek için bütün dünyevi değerlerini verip mazlumlara, ezilenlere, sömürülenlere sahip çıkan tüm risalet önderlerine ve önderimiz, sevgilimiz, canımızdan ve malımızdan daha kıymetli Resulümüz Hz. Muhammed (as)’a, aline ve ashabınadır. Dua, küfrün karanlık ortamlarına, zulmün baskı ve eziyetlerine rahmet elçisi olan her çağın Tevhid erlerinedir. “Ey bizleri yoktan vareden, hidayetiyle bize yol gösterip şaşkınlıktan kurtaran, yüklediği mesajla bizi şereflendiren, iman nuruyla bizi inanmayanlara üstün kılan yüce Allah’ım! İslamın insanlara ulaştırılması için bize Hz. Nuh (as)’ın 950 sene süren sabrını, Hz. İbrahim (as)’ın putları yere seren gücünü ve insanlara karşı gösterdiği merhametini, Hz. Yusuf (as)’ın her konumdaki dürüstlük ve faziletini, Hz. Musa (as)’ın zalim diktatöre karşı hakkı ortaya koyan cesaretini, Hz. Muhammed (as)’ın ahlaki güzelliğini ve doğruluğunu, bütün risalet önderlerinin azmini ihsan et! Maddi, manevi, fikri, imani, bedeni güç ver bize! Senin yolunda, yüce dinin uğrunda; malımızı son kuruşuna, kanımızı son damlasına, fikrimizi son kelimesine kadar harcamayı nasip eyle! Ya Rab! Nefsimizin istek ve arzularından, şeytanın vesvesesinden, tağuti sistemin hile ve desiselerinden, şeytanın bilhassa sağdan yanaşmasından, tağutun mükâfatıyla bizi hak yoldan saptırmasından, bid’at, hurafe ve geleneksel kültürün sapıklıklarından sana sığınıyoruz, bizi kabul buyur! Ya Rab! Kalemimizi doğru kullanmamızı, sözü güzel söylememizi, ancak senin rızan için maddi, manevi, bedeni, fikri ve zamani değerlerimizi vermemizi bizlere nasip eyle! Sana inandık, sana güvendik,sana dayandık, bi1 BİSMİLLAH

[close]

p. 4

zi yalnız bırakma. Mücadelemizde bize güç ver, topuklarımız üzerinde bizi geri çevirme. İman ettikten sonra kalblerimizi kaydırma. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen bizim mevlamızsın! Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım eyle. Canımızı müslüman olarak al ve bizi salihler zümresine kat! AMİN! Rabb’imizin lütuf ve keremiyle, ikinci bültenimizi de nihayet çıkardık. İnşallah, bundan böyle O’nun vereceği güç ve kuvvetle çalışmalarımız sürecek, yeni bültenlerimiz çıkacaktır. Bültenlerimizde işleyeceğimiz konular, bugüne kadar çıkan bültenimizde ve kitaplarımızda olduğu gibi, Kur’an ve sünnet çizgisinde olacaktır. Amacımız risalet önderlerinin yolunda hareket etmek ve küfrün, gündemimizi belirlemesine fırsat vermeden, Kur’an’i doğrultuda gündemi oluşturmaktır. Şu bir gerçektir ki, tarihin her döneminde, müstekbir güçler gündemi oluşturmak için ellerinden geleni yapmaya çalışmışlar, ancak risalet önderlerinin gündemi oluşturmaları nedeniyle, zillet içinde kalmışlardır. Risalet önderleri, içinde yaşadıkları şirk toplumlarının ve o toplumları yöneten istikbar güçlerinin baskı ve zulümlerine aldırış etmeden gündemi vahyi ölçüler içinde oluşturmaya çalışmışlardır. Risalet önderleri, yüce Allah’tan aldıkları vahyin gereği olarak gündemi oluşturmaya çalışırlarken, elbette ki büyük sıkıntılar çekmişler ve zorluklarla karşılaşmışlardır. Ancak onlar, ne olursa olsun, emrolundukları gerçekleri ortaya koymuşlardır. Bunun sonucunda karşılaştıkları işkence, baskı, şiddet, hapis gibi karşıt hareketlere sabretmişler, direnmişlerdir, ta ki yüce Allah (cc) bir çıkış yolu gösterene kadar... Günümüzde davet açısından çizilen tablo içler acısı bir durum arzetmektedir. Kendilerini müslüman zanneden ve Resullullah (as)’ın günümüzdeki varisi gören kimileri, İslam adına tağuta belamlık yaparlarken, kimileri küfrün gölgesinde, icazetli kurumlarda insanları aldatmakta, kimileri de, Şamanizmin bid’at ve hurafe dolu kurallarını, İslamın temiz ve arı-duru hükümleriyle karıştırmaya çalışmaktadırlar. İşte bizim, kitap, bülten, kaset ve sohbetlerimizin ana gayesi; tüm maskeli belamların maskelerini düşürmek, küfre şarlatanlık yapan icazetli ikiyüzlüleri ortaya çıkarmak ve tasavvuf adı altında İslamın izzetine leke süren cehennem kütükleri yalancıların mumunu söndürmektir. Bu gaye ile Rabb’imize dayanarak, O’na güvenerek “Bismillah” dedik. Ta ki yüce Allah (cc) hükmünü verinceye ve doğrularla yalancıları ortaya çıkarıncaya kadar... Tevhidi mücadelenin günümüz halkasını oluşturmak, Hakk’ın önündeki engelleri kaldırmak, insanların İslam’la net olarak yüzyüze gelmesini sağlamak ve yüce Rabb’imizin Kur’an’da bize yüklediği sorumluluğumuzun gere2 Bismillah

[close]

p. 5

ğini yerine getirip yalnızca O’nu razı edebilmek için Hakk’ı net olarak ortaya koymak zorundayız. Sonuç elbette ki muttakilerindir. Tevhidi mücadelenin günümüzdeki halkasını oluşturmak ve gelecek kuşaklara bunu aktarabilmek için girdiğimiz mücadelenin zorluğunu, sıkıntılarını elbetteki biliyoruz. Çünkü, bizden önceki Tevhid erlerinin ve mücadele önderlerinin karşılaştıkları zorlukları yüce Kur’an en ince ayırımına kadar bize bildiriyor ve şöyle buyuruyor: “Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Resul ve onunla birlikte iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır”(2 BAKARA, 214). Değerli şeyler ancak büyük bedelle elde edilir. Bedeli ödenmeden hiçbir şey elde edilmez. Bu gerçek, Kur’an ve Sünnet’te sık sık vurgulanarak bu yolun taliplerine duyurulur ta ki, kabul eden ona göre kabul etsin, reddeden de ona göre reddetsin; kişi yaptığı işten sonunda pişmanlık duymasın. İşte Ashab-ı Kehf, Ashab-ı Uhdud’a ve Ashab-ı Karyetine (Kasabalılara) giden elçiler, bu durumu bilerek Tevhidi harekete kalkıştılar. Resulullah (as)’ın haber verdiği o, “demir taraklarla etleri kemiklerinden ayrılanların ve testereyle ikiye bölünenlerin” şanlı hareketleri, daveti aslına uygun bir şekilde yerine getirebilmenin şerefli sonuçlarıdır. Peki, günümüzdeki bu zilletin nedeni nedir? İnsanlar niçin gerçekleri gizleme ya da çarpıtma çabasına girmişlerdir? Neden Kur’an’i gerçekler net olarak ifade edilmiyor?... Ve daha birçok benzer soruların cevabını bu bültenlerimizde ve diğer yayınlarımızda vermeye çalışacağız İnşallah. Şimdiye kadar aleyhimizde yapılan propagandalara, eleştirilere, iftiralara Kur’an ve Sünnetle cevap verdiğimiz gibi, bundan sonra da aynı şekilde hareket ederek çizgimizi sürdürmeye çalışacağız. Biz, bir şeyi iddia ederken, mutlaka Kur’an ve Sünnet ölçüsüne göre iddia etmiş ve bu iddialarımızın delillerini, akleden sağduyu sahipleri için ortaya koymuşuzdur. Bizim, Kur’an ve Sünnet ölçüsünde ortaya koyduğumuz gerçekleri, ancak akletmeyen, Kur’an ve Sünnet ölçüsünü ölçü edinmeyen, geleneksel kültürün, bid’at ve hurafenin oluşturduğu din anlayışı altında ezilen, atalarının yolunu din edinen, geçmiş alimlere ya da günümüzdeki kimi şahıslara kutsiyet veren ve kendisini zavallı, aciz gören kimseler reddetmişler, karşı çıkmışlardır. Bunlar, eleştirilerini hiçbir zaman Kur’an ve Sünnet ölçüsü içinde ortaya koymamışlardır, aksine ya geçmiş alimlere sığınmışlar ya da 3 Bismillah

[close]

p. 6

hissi ve duygusal davranmışlardır. Çok az kimseler de, bizim yanlış yapabileceğimiz-ki beşeriz olabilir-düşüncesiyle, bizi uyarmışlardır; Allah (cc), hassasiyetlerinden dolayı bunlardan razı olsun ve basiretlerini açsın. Şunu açıkça ifade edelim ki, delile dayanmayan, hevadan söylenmiş hiçbir eleştiriyi ciddiye almıyoruz. Ancak Kur’an ve Sünnet ölçüsü içinde delillendirilmiş olan her türlü eleştiriyi ciddiye alıyor, tutarlı olanları doğrultusunda kendimizi düzeltmeye, tutarsız ya da yanlış anlaşılan veya yanlış delillendirilen konuları düzelterek eleştiri sahiplerini uyarmaya çalışıyoruz. Fakat ne acıdır ki, bizim delillere dayalı yaptığımız uyarıları kimileri, ön yargılı oldukları için ters anlıyorlar. Bize düşen doğruyu söylemektir. Bu bültenimizde, risalet önderlerinde olduğu gibi daveti ilk plana alacağız. Kur’an ve Sünnet kriterinden hareket ederek ortaya koyacağımız davetin muhatabı tüm insanlardır. Ancak, tüm insan gruplarına aynı anda, aynı bültende hitap etmeyecek, bu mesajı her sayıya koyarak yapacağız. Örneğin; bu sayımızda tevhidi düşündüğünü söyleyenlere hitap ederken diğer sayılarımızda aydınlara, tarikatçılara, geleneksel kültürü din edinenlere, kemalistlere, solculara, vb. hitap edeceğiz. Tefsir çalışması, Kur’an’ın mutlaka anlaşılması yönünde olacak, bid’at ve hurafe, en önemlisi de israiliyat kirinden arındırılmış bir şekilde olmasına dikkat edilecektir. Tefsir çalışmamız Kur’an’ın evrensel ve çağlarüstü niteliğine uygun olacaktır. Tefsir çalışması, Kur’an’ın Kur’anla tefsiri şeklinde olacak, böylece okuyucunun Kur’an’la bütünleşmesi sağlanacaktır. Zaten Kur’an’ı kolay ve net anlamanın yolu, Kur’an’ın Kur’an’la tefsirinden geçer. Sahih olmayan rivayetlerin, tutarlı olmayan dirayetlerin Kur’an’ı anlamayı zorlaştırdığı gerçeği, bugün Kur’an’a yönelen akıl sahiplerince net olarak görülebilmektedir. Yorum bölümünde, üzerinde durulacak konular, güncel konular olacak ve Kur’an’i gerçekler ışığında ele alınacaktır. Okuyucunun, Kur’an’ı anlamada yararlanacağı mektup örnekleri ve gündem sayfaları ise bültenimizin son bölümünü oluşturacaktır. Bültenimiz davet içerikli ve ağırlıklı olduğu için tüm yazılarımız bu yönde olacaktır. Amacımız, Kur’an’ın net olarak anlaşılmasını sağlamak ve insanlara yüce Allah’ı gereği gibi tanıtmaktır. Gerisi daveti alanların işidir. Tek sığınağımız ancak Yüce Allah’tır. Bismillah 4

[close]

p. 7

DAVETTE UYULACAK ANA İLKELER: Hz. Adem (as)’den başlayıp Hz. Muhammed (as)’a kadar süren davet tarihinde, iki ana unsurdan biri olan davetçiler, topluma ulaştırdıkları vahyi gerçeklere önce kendileri teslim olmuşlar, daha sonra içinde yaşadıkları şirk toplumunu bu gerçeklere teslim olmaya çağırmışlardır. Davetçinin, topluma ulaştıracağı mesaja öncelikle kendisinin teslim olması davetin esasını teşkil etmektedir. Davetçi, ortaya koyduğu mesaja, kendisi teslim olmadan onu topluma ulaştıramaz; ulaştırmaya çalışsa dahi başarılı olamaz. Yüce Allah (cc), uyarı görevine başlamadan önce, davetçinin kendisini arındırmasını emretmektedir. “Ey örtüsüne bürünen! Kalk da uyar. Rabb’ini tekbir et. Elbiseni temizle, pislikten kaçın, yaptığını çok görerek başa kakma, Rabb’in için sabret.”(74 MÜDDESİR,1-7) Davetçi, topluma mesajını duyurmadan önce, kendisinde bulunan düşünsel pislikleri temizleyecek, kafasında bulundurduğu materyalist kirlilikleri atacak, davranışlarındaki bozuklukları ve aşırılıkları gidererek sözlerindeki sivrilikleri düzeltecektir. İşte, tüm bu olumsuzlukları Kur’an’i ölçülerle düzeltip değiştirmekle davetçi, Rabb’ini tekbir etmiş olacaktır. Rabb’ini, kendisini Kur’an’i ölçülere göre düzelterek tekbir eden davetçi, bundan sonra toplumu uyaracaktır. Bu uyarı, yılları, hatta Hz. Nuh (as) gibi yüzyılları içine alacak bir zaman diliminde de olsa mutlaka sürecektir. Risalet önderlerinin hayatında, davetçilerin kendilerini arındırmaları hususunda bir çok örnekler mevcuttur. Örneğin; Hz. Adem (as)’ın, şeytanın tuzağına düşmesinden sonra suçunu itiraf ederek tevbe etmesiyle arınması, Hz. İbrahim (as)’ın ay, yıldız ve güneşle ilgili gözlemlerinden sonra düşüncesini netleştirmesi ve ölülerin diriltilmesi ile ilgili mutmain olması sonucunda tam teslim olması, Hz. Musa (as)’ın Medyen’de 8-10 yıl kendini yetiştirmesi ve Hz. Muhammed (as)’ın Mekke şirk toplumunun pisliklerinden, şirk ve küfründen kaçınarak, Hira Mağarasında, kendisini korumasından sonra vahiyle muhatap olması ve ondan sonra da davete başlaması, belli başlı arınma örnekleridir. Tevhidi ilkeler doğrultusunda daveti görev edinen davetçi, düşüncesinde en küçük bir şüpheye yer vermeyecek derecede iman edecektir. Bu öyle bir iman ki, ne tağuti sistemin baskı ve zulmü, ne şirk toplumunun kınaması ve muhalefeti ve ne de heva ve hevesin basit istek ve arzuları onda en küçük bir sarsıntıya meydan vermeyecektir. Hatta bütün bu olumsuz dış etken5 KUR’AN’A DAVET

[close]

p. 8

Kur’an’a Davet ler davetçinin imanını daha da sağlamlaştıracak, okuduğu her ayetle imanı her gün biraz daha artacaktır. Öyle ki, artık ne can korkusu, ne rızık endişesi ve ne de bela ve musibet kaygısı taşımayacaktır. Davetçi, karşılaştığı her olumsuz durumun kendisi için yüce Allah’ın bir lütfu olduğunu bilecektir. İşte, ancak böyle bir imana sahip olan davetçi artık Fir’avn’ı basit bir beşer, Ashab-ı Uhdut’un hendeklerini ve Hz. İbrahim (as)’ın içine atıldığı ateşi küçük bir göl, Hz. Yusuf (as)’ın atıldığı zindanı bir medrese, Hz. İsa (as)’a hazırlanan tuzakları basit bir oyun olarak görecektir. Çünkü dünyevi olan herşey bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. “Dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttakiler için elbette ahiret yurdu daha iyidir. Düşünmüyor musunuz?” (6 EN’AM, 32). Gerçek iman, dünyayı ve dünyevi değerleri davetçinin gözünde küçük ve basit olarak gösterir. Mü’min davetçi, bu basitlikleri ahiret yurdu için fedâ ederek amacına ulaşmaya çalışır. Çünkü onun için en büyük değer yüce Rabb’inin rızası ve O’nun va’dettikleridir. “O ki, malını vererek arınır, yücelir. Ve onda hiç kimsenin karşılık verilecek bir nimeti yoktur. Yalnız yüce Rabb’inin yüzü (rızası) için verir. Yakında kendisi de razı olacaktır.” (92 LEYL, 18-21) Davetçi mü’min için ikinci ilke, yalnızca Allah (cc) adına hareket etmektir. “Yaratan Rabb’inin adıyla çağır” (96 ALAK, 1) emrini alan davetçi için ikinci bir seçenek söz konusu değildir olamaz da... Sünnetullahtaki davet zincirinin günümüz halkasını teşkil eden davetçi, görevini yalnızca yüce Rabb’inin adına yerine getirirken, hareketlerinin temelini ve kaynağını Kur’an’i ölçülerden çıkarmak zorundadır. Kur’an’da, örnekleri verilen risalet önderleri, toplumlarına daveti ulaştırmaya ve onları Rab’lerini birlemeye çağırırlarken, hiçbir şekilde içinde yaşadıkları zorba yönetimlerin kanun ve kurallarının boşluklarından yararlanma zilletine düşmemişlerdir. Onlar için tek ölçü , adına hareket ettikleri Rab’lerinin vahyettiği esaslar olmuştur. Davetçiler bu esasları hiçbir şekilde, taviz vermeden, emrolundukları gibi dosdoğru bir şekilde ortaya koymayı ilke ve şiar edindiler; hem de hiçbir zorbaya aldırış etmeden.... “O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma.”(15 HİCR, 94) 6

[close]

p. 9

Kur’an’a Davet Zorbalara ve onların zulüm ve baskılarına aldırış etmeden, yolları üzerinde birer tuzak olan küfrün kanun ve kurallarına karşı eğilip bükülmeden, zillet içine girip küçülmeden; alınları açık, başları dik, vakarlı ve onurlu bir şekilde, yalnızca Rab’lerinin buyruklarına göre hareket ettikleri ve sözü eğip bükmedikleri için her dönemdeki davetçiler, baskılara, işkencelere, eziyetlere, maruz kalmışlar; vurulmuşlar, yurtlarından çıkarılmışlar, şehid edilmişlerdir. Bütün bunlara rağmen, hiçbir dönemde, hiçbir davetçi, küfrün kanunlarından yararlanarak davet için parti, dernek ve vakıf gibi şirk yuvaları kurup kirli tabelalar altında saklanmamışlar ya da sırtlarını küfrün yasalarına yaslayarak kahraman pozlarında donkişotluk yapmaya kalkışmamışlardır. Hatta, o kutlu elçilere ve iman erlerine, izin almadıkları için, tehditler yağdıran müstekbirlere karşı, davetçilerin sözleri ve davranışları çok net olmuştur. “Bize yollarımızı göstermişken neden biz Allah’a dayanmayalım? Elbette sizin bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler, Allah’a dayansınlar.” (14 İBRAHİM, 12) İşte işin temel ayırımı burada yatmaktadır; yüce Allah’a dayanan, O’nun ortaya koyduğu ölçüler içinde hareket edecek, bu uğurda başına gelenlere sabredecektir. Tağuta dayanan ise, tağutun ortaya koyduğu ölçülere göre hareket edecek; ancak tağuta itaat ettiğinden dolayı da Yüce Allah’ın kendisine vereceği cezaya razı olacaktır. Tağut; Kur’an ve sünnet dışında hükümler koyan ve bu koyduğu hükümlerle insanları idare etmeye çalışan kişi, kurum, kuruluş ve örgütlerdir. İşte, Kur’an ve Sünnet’in belirlediği esaslar dışında kalan hükümlerle davet yaptığını zanneden, bu hükümlerle hayatını düzenleyenler tağut adına hareket etmektedirler. Böylelerinin hiçbir hareketi Allah (cc) adına olmadığı gibi, tüm hareketlerine şirk bulaştığından dolayı Allah (cc) indinde sorumludurlar. Bugün, tağutun belirlediği ilkelere göre parti, dernek ve vakıf kurarak davet yaptıklarını zanneden icazetli kullar ile tasavvufun ölçülerine göre hareket edenler ve işgal edilmiş mescitlerde ve camilerde tağutun temsilciliğini yapan namaz memuru, vaiz ve müftülerin tüm hareketleri şirke bulanmış hareketler olduğundan hiç biri Allah (cc) adına değildir. Çünkü yaptıkları hareketler ve bağlı oldukları müesseselerden dolayı: “Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan iman etmezler.” (12 YUSUF, 106) 7

[close]

p. 10

Kur’an’a Davet Şu halde mü’min davetçi için esas olan şey, Kur’an’ın belirlediği ilkelerden hareket ederek Allah (cc) adına daveti ortaya koymaktır. Bu ilkelerden verilecek en küçük bir taviz, imana ve harekete şirk bulaştıracağı gibi, hareketin failini de müşrik yapar. Davetçi mü’min için üçüncü ilke hiç şüphesiz fedakârlıktır. Fedakârlık; iman edilen ve adına hareket edilen yüce Allah (cc) için, kişinin maddi, manevi, bedeni, fikri ve zamani değerlerini, hiçbir sıkıntı, hiçbir isteksizlik duymadan, seve seve vermesidir. Uğrunda fedâkarlık yapılmayan bir davanın başarılı olması, topluma duyurulması mümkün değildir. Bir mesajın insanlara duyurulması için, mesajı taşıyanların bütün değerlerini vermeleri gerekir. İşte Kur’an’ın müjdelediği kimseler, Allah (cc) yolunda bütün değerlerini verenlerdir. “İnsanlardan öylesi var ki, canını Allah’ın rızasını kazanmaya satar. Allah da kullara çok şefkatlidir.” (2 BAKARA, 207) “Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın üzerine bir borçtur. Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da (böyledir.) Kim Allah’tan daha çok sözünde durabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. Gerçekten bu, büyük başarıdır.” (9 TEVBE, 111) Evet, uğrunda bedel verilen, fedakârlık yapılan şeyler değerlidir. Her değerin bir bedeli olduğuna göre, alınan değer verilen bedelle ölçülür. Büyük bedeller büyük değerler için, küçük bedeller küçük değerler için verilir. Yüce Allah’ın rızası ve bunun sonucu olan cennetinin değeri, elbetteki büyük bedellerle elde edilebilir. Yüce Allah’ın indirdiği esasların insanın nefsine ve yeryüzüne egemen olması, ancak canların ve malların bu uğurda feda edilmeleriyle mümkündür. Sünnetullah budur. Ancak, bu uğurda verilecek bedellerin nasıl ve ne şekilde verileceği mutlaka Kur’an’dan çıkarılmalıdır. Mal, canın yongası olduğuna göre, canını verenin malını vermemesi düşünülemez. Bu nedenle, İslami mesaj için davetçi müslümanlar mallarını mutlaka vermelidirler. Çünkü, İslami mesajın topluma ulaştırılması ancak maddi imkânların kullanılması ile mümkündür. Geniş bir insan topluluğuna mesajı ulaştırmak için davetçi müslümanlar maddi değerlerini çok iyi kullanmalıdırlar. Unutulmasın ki, Allah yolunda malını vermeyen canını hiç vermez. 8

[close]

p. 11

Kur’an’a Davet Allah yolunda ve İslami mesajın geniş halk kitlelerine ulaştırılması için malın ya da maddi değerlerin infak edilmesi, imanın ve tasdik etmenin en önemli göstergesidir. Aksine hareket ise yalanlamanın ta kendisidir. “Kim verir korunursa ve en güzeli doğrularsa, onu en kolaya muvaffak ederiz. Fakat kim cimrilik eder, kendini müstağni görüp tenezzül etmezse ve en güzeli de yalanlarsa, onu da en güce muvaffak ederiz.” (92 LEYL, 5-10) En güzele ulaşmak için canlarıyla beraber mallarını da ortaya koyan risalet önderleri, kendilerine verilen görevi en iyi bir şekilde yerine getirmişlerdir. Risalet zincirinin günümüzdeki temsilcileri olan mü’min davetçiler de ancak maddi, manevi, bedeni, fikri ve zamani değerlerini hiçbir sıkıntı duymadan vermeleri halinde görevlerini tam olarak yerine getirebilir ve ancak o zaman yüce Allah’ı razı edebilirler. Süreklilik davetin dördüncü ilkesini teşkil etmektedir. Bu nedenle toplumun öncüleri olan davetçiler, hiçbir şekilde dünyevi zevkler peşinde koşmamalıdırlar. Kur’anda zikredilen “ileri geçenler (=sabıklar)” sınıfının günümüz üyeleri olan davetçiler, insanlara Kur’ani mesajı ulaştırmak ve onları bunalım ve dalalet bataklığından kurtarmak için, bütün zamanlarını davete tahsis etmelidirler. Çünkü batıl ve küfür cephesi her an, her saniye insanları haktan uzaklaştırmak için çalışmaktadırlar. Bu nedenle davetçiler gece gündüz demeden, hayatlarının son anına kadar daveti ortaya koymaya çalışmalıdırlar. Tıpkı Hz. Nuh (as)’da olduğu gibi. Hz. Nuh (as), gece gündüz demeden, 950 sene boyunca, bıkmadan, usanmadan daveti ortaya koymuş, kendisine indirilen hükümleri topluma ulaştırmaya çalışmıştır. Davetçi müslümanlar için bu süre, son nefeslerini verinceye kadardır. Davetçiler, bütün zorlamalara, baskılara ve zulümlere rağmen sabredecekler, yüce Allah’a tevekkül ederek mücadelelerini ve davet görevlerini sürdüreceklerdir. “O halde sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırma.(...) Andolsun onların söylediklerine senin göğsünün daraldığını biliyoruz. Sen Rabb’ini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol ve sana yakin (ölüm) gelinceye kadar Rabb’ine kulluk et.” (15 HİCR, 94,97-99) Evet, bugün davetin bu ilkelerine tabi olan, tağuttan izinli ve icazetli dernek, vakıf ve parti gibi kirli ve şirk tabelaları arkasında gizlenmeyen, bid’at hurafe ve sapıklık yuvaları olan tasavvufun içinde bulunmayan, heva ve hevesini ilah edinmeyen ve yukarıda saydığımız tüm sapıklıklara hiçbir şekilde 9

[close]

p. 12

Kur’an’a Davet meyletmeyen, düşünce ve davranışlarını Kur’an ve Sünnet’e göre şekillendiren risalet erlerinin günümüz temsilcilerine sesleniyoruz ve diyoruz ki: “Ey ezilen, sömürülen, hor görülüp küçümsenen insanların kurtarıcı önderleri; ey bunalım ve dalalet bataklığında çırpınıp boğulmak üzere olan halkın yüce umutları; küfrün, tağutun ve müstekbir zorbaların elinde oyuncak haline getirilen mazlumların koruyucuları ve ey şiddeti çözüm görmeyen rahmet elçileri, gelin, Kur’an’ın gölgesinde, risalet önderlerinin yolundan hareket ederek, bu insanlara hidayet yollarını gösterelim. Şeytan ve taraftarlarının oyunlarını bozup Kur’an ve Sünnet kriterinde birleşelim. Bir bütünlük içinde daveti bütün açıklığıyla ortaya koyalım. Kur’an’ın önünde birer kambur olan, söz ve yazılarıyla gürültü kopararak Kur’an’ın net anlaşılmasını engelleyen, tağuta endeksli, çirkef suratlı belamların gerçek yüzlerini teşhir edip toplumu onların zulmünden kurtaralım. İslamın güzelliklerini söz, yazı ve fiillerimizde gösterip örnek birer kişilik oluşturalım. Kur’an’ın ilkelerini, Sünnet’in güzel uygulamasını Asr-ı saadete uygun bir şekilde yaşayarak anlatalım. Ey risalet erlerinin günümüz temsilcileri, içinize kapanmayın, nemelazımcı olmayın, zamanı çok iyi değerlendirin, kendi başınıza ya da çevrenizdeki birkaç kişi ile hareket etmeyi yeterli görmeyin, unutmayın ki bugün Mekke, artık yaşadığınız dar çevre değil, tağutun egemenliğini sürdürdüğü tüm alandır. Bu nedenle Mekke’nin diğer bölgelerindeki Tevhid erleriyle mutlaka tanışın. Evet, sizlere sesleniyoruz ey resullerin günümüz temsilcileri! Ey Musayb’lar, Ammar’lar, Bilal’ler, Sümeyye’ler, Fatıma’lar, Aişe’ler, Ebu Bekir’ler Ömer’ler, Ali’ler....! Bu toplumun size, sizin şefkat ve merhametinize, sevginize, muhabbetinize ve koruyuculuğunuza ihtiyacı vardır. “Size ne oldu ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbi’miz bizi şu, halkı zalim kentten çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver!” diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?” (4 NİSA, 75) 10

[close]

p. 13

ALLAH’A İSYAN EDENLERE VERİLEN CEZALARIN NEDENİ: İnsanın yaratılış gayesi, hayat ve kainat bütünlüğü içinde hareket ederek, kendisini yoktan varedip çeşitli nimetlerle donatan yüce Allah’a kulluk yapmaktır. Bu kulluğun hangi esaslara göre yerine getirileceği hususu Kur’an’ı Kerim’de bildirilmiş, Resullerin uygulamalarında gösterilmiştir. Kulluk ancak bu esaslar (Kur’an=Vahiy ve Sünnet=uygulama) ölçüsünde yerine getirildiği zaman bir anlam ifade eder ve Rıza-i İlahiye’ye uygun olur. İnsanın yaratılışından bugüne kadar, çeşitli dönemlerde insanlardan bir kısmı hatta çoğunluğu kulluk bilincini kaybetmiş, yüce Allah’ın indirdiği esasların dışına çıkmışlardır. Vahyi ölçünün dışına çıkan insan, bunun yerine ya kendi hevasını ilahlaştırıp ona tabi olmuş ya da başkalarını ilahlaştırarak onların istek ve arzularına, kanun ve hükümlerine göre hareket etmiştir. Zaman içinde Allah’ın indirdiği esaslardan uzaklaşan insanları yeniden vahyi ölçülere yöneltmek için hemen her dönemde, ya bizzat vahiyle görevli olan resuller gönderilmiş ya da vahyi gerçekleri insanlara hatırlatan Tevhid erleri ortaya çıkmıştır. Kur’an’ı Kerim’de bunlardan örnekler verilir. Kendi hevalarını ilahlaştırarak böbürlenen, kibirlenen, küçücük akılları ve cılız yapılarıyla kendilerini Kaf dağında gören nice şahıslar, yüce Allah’ın kendilerine ihsan ettiği nimetleri kendilerinden bilmişlerdir. Bununla da yetinmeyen bu sapmış kişiler, kendilerine verilen nimetleri kullanarak Allah’ın kullarına zulmetmeye kalkışmışlardır. Kendilerine yapılan uyarıları duymamazlıktan gelen ya da umursamayan müstekbir zalimleri, yüce Allah (cc), kimilerini mallarıyla beraber, kimilerinin yalnızca mallarını, bir kısmının da bizzat kendilerini yerle bir etmiştir. İşte bunlardan birkaç örnek: Yüce Allah’ın kendisine verdiği gücü ve otoriteyi kendisinden bilerek, insanlar üzerinde zorba bir idare kuran, kendisini ilah (28/38) ve rab (79/24) zannederek kendisine itaat edilmesini isteyen (26/29), itaat etmeyenleri ise en acımasız bir şekilde cezalandıran (7/124), kazıklar sahibi (89/10) Fir’avn’ı, yüce Allah (cc), zelil bir duruma düşürmüş, rabbi olduğunu iddia ettiği Kızıl Deniz’de (43/51) korkunç bir şekilde boğmuştur (20/78). Kendilerine indirilen esasları, çeşitli hile ve oyunlarla, karıştırarak hevalarına göre tevil edip haddi aşan deniz kıyısındaki o fasıkları ve onların hakkı batıla karıştırmalarına ses çıkarmayan nemelazımcıları, yüce Allah (cc), onların tümünü; kibirlerinden, hakkı batıla bulaştırmalarından, gerçekleri, küçük çıkarları nedeniyle gizlemelerinden ve kendilerine yasak kılınan şeylerden vazgeçmemelerinden ötürü zulmederek fıska girdikleri için aşağılık maymunlar yapmıştır (7/163-166). 11 YORUM

[close]

p. 14

Yorum Yüce Allah’ın ihsan ettiği malı, vahyi ölçülere göre kullanmayıp, bu malla öğünen, yoksulların haklarını vermeyerek zulmeden, verilen nimetleri yüce Allah’a yaklaşmak için vesile yapmayan, bu nimetleri verdiğinden dolayı şükretmeyen kimselerin güzellikler sembolu mallarını yüce Allah (cc) yerlebir etmiş, kimilerini sel sularıyla (34/15-16), kimilerini kavurucu bir kasırga ile (68/17-33), kimilerini de yok ederek (18/33-42) cezalandırmıştır. Yüce Allah’ın verdiği maddi değerleri, kendi kıt akıllarıyla kazandıklarını zannedip Allah’a isyan edenleri de yüce Allah (cc), mallarıyla beraber yerin dibine geçirmiştir (28/76-82). Bugün de, dünyanın çeşitli yörelerinde, özellikle de içinde yaşadığımız topraklarda zaman zaman depremler, sel felaketleri, büyük boyutlu yangınlar meydana gelmektedir. Hemen her felaketten sonra bu felaketlerin nedeni, niçini, nasılı üzerinde tartışmalar, konuşmalar ve yorumlar yapılır kimi bilgiçler tarafından. Ve sürekli olarak bir günah keçisi aranır bu felaketler için... Yok hırsız, yok devlet sorumsuz, yok tedbir alınmamış, vb. sebepler ileri sürülür, bunlarla gündem oluşturulur haftalarca, hatta aylarca bununla meşgul olur asıl sorumlular ya da sorumsuzlar. Peki, “asıl sorumlular kimlerdir?” diyerek konuya yaklaşacak olursak, sorumluların kimlerin olduğu ortaya çıkacaktır. Bunun için de her zaman olduğu gibi yine Kur’an’a müracaat etmemiz gerekir. Çünkü toplumlara gelen bu felaketler ilk olmadığı gibi son da değildir. O halde bu felaketlerin oluş nedenleri üzerinde, Kur’ani bir yaklaşımla durmak daha sağlıklı olacağı gibi , asıl sorumluların da kimler olduğu daha net anlaşılacaktır. Yukarıda da ifade edildiği gibi, insanın yaratılış gayesi kendisini yaratana karşı kulluk etmektir. Yüce Allah (cc), kendisine kulluğun hangi esaslara göre yerine getirileceğini, resulleri aracılığıyla bildirmiştir. Ancak, insanın nankör ve cahil oluşu onun bu ilahi esaslardan yüz çevirip Yüce Allah’a isyan etmesine neden olmuştur. Bugün Türkiye’de devletin ve devlete bağlı olan halkın yüce Allah’a karşı işledikleri suçlar ve yaptıkları isyanlar, hak-batıl mücadelesinin başladığı günden bugüne kadar yapılanların tümünü kapsamaktadır. Herbiri, bir kavmin yerle bir olmasına neden olan bu suçların ve isyanların hepsi, hem de aynı anda Türkiye’de (tabiiki dünyada da) işlenmektedir. Hz. Nuh (as) kavminin umursamazlığı ve yoksulları küçümsemeleri, Hz. İbrahim (as) kavminin putlar önünde merasimler düzenleyerek taş ve beton yığınlarına tapmaları, Hz. Yusuf (as)’ın içinde yaşadığı Mısır toplumunun ve idarecilerinin hakkı batılla bulaştırmaları, Hz. Salih (as) kavminin başkala12

[close]

p. 15

Yorum rının haklarına el uzatmaları, Hz. Lut (as) kavminin ahlaksızlğı, Hz. Şuayb (as) kavminin hırsızlık yaparak teraziyi eksik tartmaları, Ad kavminin inkârcı tutumları, Fir’avn’ın sınır tanımaz küstahlığı, Kureyş kavminin putperetsliği, ahlaksızlıkları, zalimlikleri ve tarihin her döneminde davetçilere karşı işlenen saldırıların ve cinayetlerin tümü aynıyla, hatta daha şiddetli bir şekilde Türkiye’de yapılmaktadır. Yine, her dönemde var olan ve saltanat sahiplerine çanak yalayıcılığı yapan belamlar, nemelazımcılar, rejimin dümen suyunda küçük çıkar peşinde olanlar, hakkı batıla karıştırıp tağuti sistemin oluşturduğu gündem içinde bocalayanlar, müşrikler, münafıklar, ateistler, fasıklar ve mürtedler bugün de aynı şekilde mevcutturlar. O halde, her biri bir kavmin yerlebir olmasına neden olan bunca suç, günah ve isyan bir arada olduğu halde niçin bu topluma topyekun bir felaket gelmiyor? Bu sorunun cevabını Kur’an şöyle veriyor: “Oysa sen onların içinde bulundukça Allah onlara azap edecek değildi. Ve onlar tevbe ederlerken de Allah onlara azap edecek değildi.” (8 ENFAL, 33) Elbette ki, bu toplumda daveti duymayanlar, duyduğu halde daha tam mutmain olmayanlar da mevcuttur. Bu nedenle yüce Allah (cc), bunlara fırsat vermekte,onların azaplarını tehir etmektedir. Ancak yine yüce Allah (cc), kendisine karşı yapılan bunca isyanlara karşı insanları ve bu insanlara Hakkı ulaştırmayan nemelazımcıları uyarmak için zaman zaman sel, deprem ve büyük boyutlu yangınlarla imtihan etmekte, uyarmakta ve tevbe edip Hakka dönmelerini istemektedir. Bu uyarılara rağmen bildiklerini okuyanları da şu şekilde uyarmaktadır. “(Öyle) bir fitneden sakının ki, aranızdan yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmak, (hepinize erişir). Bilin ki, Allah’ın azabı çetindir.” (8 ENFAL, 25) Dikkat edecek olursak, bu iki ayette de (8/25,33) ağırlıklı olarak davetçiler, Hakkı bildikleri halde, değişik nedenlerle, gerçekleri ortaya koymayanlar uyarılmaktadır. Hatta şu ayet-i celilede daha açık bir şekilde uyarı ortaya konulmaktadır. “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan menetmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyenler olup çıktılar.” (11 HUD, 116) 13

[close]

Comments

no comments yet