The PALA ARALIK 2012 - SAYI 38

 

Embed or link this publication

Description

The PALA ARALIK 2012 - SAYI 38

Popular Pages


p. 1

T h e PA L A Yıl: 5 Sayı: 38 ARALIK 2012 OKULUMUZDA ESU EĞİTİMİ DÜŞÜNCE BAHÇESİ KİTAP SÖYLEŞİLERİ OKULDAN HABERLER PALASKOP SİNE-PALA KONUK YAZAR: ELİF BAŞAK DERECİ KÜÇÜK ŞEYLER PALA-KİTAP COĞRAFYA KULÜBÜ

[close]

p. 2

SAYFA 2 Editörden Merhaba Sevgili The PALA Okuyucuları, The PALA olarak bu sayımıza bize yazısıyla katılan Sayın Müdürümüz Ömer Orhan Bey’e teşekkür ederek başlamak istiyorum. Sayın Müdürümüz Ömer Orhan Bey, akademik dürüstlüğü işlediği bu yazısında bize oldukça değerli mesajlar veriyor. Bu sayımız oldukça yoğun, içeriği zengin bir sayı oldu. Konuk yazarımız Elif Başak Dereci bizlere Amerika deneyimlerini aktardı. Coğrafya Kulübünün etkinlikleri, ESU’da elde edilen başarı, Vakfımızın kuruluşu yıl dönümü, yenilenen yüzü ve yazarıyla “Pala-Kâşif”… Bu sayı gerçekten dopdolu... Keyifle okumanız dileğiyle... Ege KESKİN FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi Okul Gazetesi The PALA (The Press Association of Lycee Attiudes) İmtiyaz Sahibi Ömer ORHAN Sorumlu Müdür Yardımcısı Hakan KULABER Sorumlu Öğretmenler Zafer YAZ Şahika PAT Web Yayım Serkan YAMAN Berna HAMARAT KAYA Baskı & Cilt Şevki SÜTÇÜ Renkli Basım Nuri ÇEVİK Editör Ege KESKİN İllüstrasyon Zafer YAZ Fotoğraf Elif ABACI Dizgi Zafer YAZ Düzeltmen Zafer YAZ Mizan COŞKUN ÖZGÜR E-Mail: zaferyaz@hotmail.com Yazarlar Ayşe Revna ALBULAK Başak Nisan DURAN Barbaros ALBAYRAK Canberk TAŞKIN Çağatay CELEP Çiğdem KUTLUĞ Deniz İNANICI Elif Başak DERECİ Hande ACARMAN YEŞİLKAYA İdil ARAT Julia Mary KAYAER Merve SAVRAN Özer DÜDÜKÇÜ Sibel ÇAĞLAR Sinem ÖZDEMİR Tuğba ELTER Yalçın YALÇINKAYA Zafer YAZ Zeynep GÜNAY ÖZDEMİR

[close]

p. 3

SAYFA 3 Akademik Dürüstlük Eğitim öğretimde öğrencilerin, velilerin, öğretmenlerin, okulların birçok hedefi var. Başarılı olmaksa olmazsa olmazı işin! Nedir başarı? Ne için başarı? Kimin için başarı? Hangi başarı? Başarının tanımı ve insan yaşamındaki anlamı ne? Sorular çok! Her insan yanıtlarını, deneyimlerine, beklentilerine ve her şeyden önemlisi kendine göre verecektir. Yanıt vermek güç değildir ama doğru yanıt hangisidir? Toplumun kabulünün dışındaki yanıtlar insanı rahatsız edecek ve sorgulamalara neden olacaktır. Bu sorgulamalara girmeden önce etik değerleri ve bunların görece insan başarısı ve özellikle kişiliğine etkisini irdelemek gerekir. Okullar birçok başlangıcın yapıldığı ve ilklerin yaşandığı yerler olduğuna göre bu irdelemenin burada başlaması son derece olağandır. Özellikle son üç yıldır akademik dürüstlük ile ilgili sorgulamaların yapıldığı okulumuzda çeşitli web tabanlı programlar incelenmiş ve ödev taramalarının bu programlar üzerinden yapılmasına başlanmıştır. Akademik dürüstlüğü sağlamadan iyi doktor, iyi mühendis, iyi politikacı, iyi bürokrat, iyi esnaf, iyi tüccar, iyi anne, iyi baba yani iyi insan olmak mümkün müdür? 127 yıldır “önce iyi insan yetiştirmek” oldukça mütevazı ve bir o kadar da iddialı bir söz. Ancak sözcüklerin anlamlarını yitirmeden yaşamla ilişkilendirilerek, huzurlu, barış içerisinde, saygılı ve etik çerçevede sorumlulukların yerine getirilmesi ile bu mümkün olabilir. Bunun için akademik olarak nasıl dürüst olunacağını, neler yapılacağını bilmek ve ona göre davranmak gerekir. Bu aynı zamanda insan olmanın şartı ve sorumluluğudur. Aralık 2012 Ömer ORHAN Okul Müdürü

[close]

p. 4

SAYFA 4 NEDEN KAYBEDİYORUZ? Çoğumuzun söylemeye en çok korktuğu şeydir kaybetmek. İnsan ne kaybeder “kaybetmek” sözcüğünü ağzına aldığında? Görünürde çok küçük olan bu sözcük neden bizde bu kadar yara açabiliyor hiç düşündünüz mü? Herkes bir şeyler kaybeder çünkü. Kimi dostunu, kimi oynadığı maçı, kimi kalemini, kimi yeni aldığı kulaklığı ve bunun bir sonu yok. Kaybetmek bizim canımızı yakıyor çünkü biz her şeyin istediğimiz gibi olmasını istiyoruz. İşler yolunda gitmeyince de ona buna, herkese, her şeye söyleniyoruz. Bize göre her şey yolunda giderken kurallarına göre devam ederken kaybetmek kuralları bozuyor. Oysa kuralları biz koyuyoruz, biz bozuyoruz veya kurallara göre biz oynuyoruz. Ne zaman istemediğimiz bir şey gerçekleşse adını kaybetmek koyuyoruz. Evet, yanlış duymadınız bu ismi biz koyuyoruz. Kimse size kaybettiniz demiyor, bunu sadece siz hissediyorsunuz. Fakat görmekte zorlandığımız küçük bir şey var: Ne kaybedersiniz, kaybedin aslında sonunda farkında olmadan bir şey kazanırsınız. Bazen bir dost kazanırsınız, bazen olgunlaşmayı bazen ise küçük bir gülümseme kazanırsınız. Sözlerime somut bir örnek ile devam etmek istiyorum. “Pursuit of Happiness” filmini izlediğimde bu konuda epey düşünmüştüm. Gerçek bir hikâyeden esinlenilen bu filmde her şeyi kaybeden bir baba ve çocuğun başlarına ne gelirse gelsin kaybettiklerini kabul etmeyerek inançla hayatı tekrar kazanmaya çalışması beni çok etkilemişti. Onlar her şeyi kaybetmiş olsa bile umutlarıyla dünyaları kazandılar. Bu, neden sadece filmlerde olsun ki? Filmler bize bugünlerde yaşadığımız hayattan daha olağandışı geliyor sanki. Orada yaşananlar bizim hayatımızın bir yansıması değil mi? Onları sadece bir beyaz perdede takılı kalan gerçekliği mümkün olmayan kareler gibi görmeye mi başladık yoksa? Oysa insanların umutları bir beyaz perdeye sığmayacak kadar büyük ve değerlidir. Bu yüzden kaybettiğini sanan insanlar sadece filmlerde kazanmamalı. Gerçek hayatta da umudumuzla çoğu şeyi kazanabileceğimizi unutmamalıyız. Elindekileri yitirmek, insanları olgunlaştırabiliyor. Her hatamızda daha fazla öğreniyoruz ve öğrendikçe kendimizi büyütüyoruz. Kendimize inanmalıyız. Hatta bazen kendimizle konuşmalıyız. Çünkü bu, bize iyi gelecektir. Kendimizi en iyi tanıyan biziz ve kendimize söylediklerimiz, kararlarımızı da etkileyecektir. Kaybetmek bizim için bir korkaklık veya zayıflık olmamalı hayatımızda. Buna kalpten inandığımız zaman gerçekten kazanıyor olacağız hayatı, hayatın bize sunduğu tüm güzellikleri. İdil ARAT

[close]

p. 5

SAYFA 5 Ruh-Beden-Zihin Orkestrası Dünyadaki pek çok eğitim sisteminde, ilginç bir şekilde, branşların genel olarak hep belli bir önem sıralamasında yer aldığını gözlemleyebiliriz. Bu sıralamada “Fen Bilimleri” en tepedeyken “Sanat ve Spor” her nedense hep arka planda kalıyor. Bu, IQ’nun, yaşamda öne geçmek, güçlenmek, avantaj yakalamak için daha önemli olduğu fikri ile bağlantılı duruyor sanki. Eğitim sistemleri, yaşamın kontrolünü elimizde tutabilmek için bizi daha donanımlı hâle getirmeye çalışıyor. Bunu yaparken öncelikle analitik zekâmızı güçlendirmeye yöneliyor ama herkesin analitik zekâsının öne çıkmasının mümkün olmadığını artık biliyoruz. Artık başarının tek anahtarı IQ’nun elinde değil. Teknoloji çağında parlayan EQ’lar bizi daha güçlü ve başarılı kılıyor. Sanat, bize bizden başka insanların beyinlerini ve kalplerini açar. Çok zengin bir ifade çeşitliliği sunar. Bunu yaparken öyle güzel sesler, şekiller ve renklere bürünür ki bize söyleyemediklerimizi öyle mümkün bir yolla söylettirir ki ruhsal bir rehabilitasyon sağlar. Çok yönlü, çok alternatifli düşünebilmeyi deneyimleriz her bir romanda. Her hikayede başka bir hayatın içine girer ve orada yaşanan hisleri giyinip üzerimize, her defasında farklı atarken kalplerimiz daha duyarlı “benler” oluruz. Düşündüklerimizi anlatabilmenin, bazen eğlenceli, bazen sarsıcı, bazen şaşırtıcı, bazen zeki yollarında yürürüz. Ve o yollardan bir şeyler kalır cepleriEğitim sisteminde EQ’yu geliştirebileceğimiz en mizde. uygun branşların bizim bugüne değin hep en arka planda bıraktığımız sanat ve spora dair branşlar Spor, nasıl kullandığımızın pek de farkında olmaolması ilginçtir. Bir konferans sırasında dinledi- dığımız vücutlarımızı alıp yeniden şekillendirir. ğim ünlü bir profesör “Boğaziçi Üniversitesi’ni Stress hormonları ile dolan dokularımızı oksijenle diğer üniversitelerden ayıran ve ona üstünlük ve- temizler. Düşünceyi berraklaştırır. Duruş ve hareren farkı nedir?” diye sormuştu dinleyicilere. Öğ- ket biçimimize bağlı olarak bütünlüğü bozulan vürencilerin düşünmedikleri bir şeydi sorunun yanı- cudumuzun bütünlüğünü sağlar ve fiziksel sıkıntıtı. Bu okula üstünlük veren en önemli farkın, sayı- larımızı, ağrıları yok eder. Bedensel iyilik hissi ları yüzleri bulan “öğrenci kulüpleri” olduğunu yaratır. Bedensel iyilik hâli bizi ruhsal iyiliğe sevk ifade etmişti profesör. eder. Takım hâlinde yapılan sporlar iletişim, yardımlaşma, paylaşma, sorumluluk duygusu gibi bePeki sanat ve spor EQ’yu nasıl geliştirebilir? cerilerle EQ’yu geliştirir. Sanat ve sporun belki de en önemli hediyesi yaratıcılık’tır. Bu özgür ortamlarda gelişir yaratıcılığın kökleri. Sanat ifade çeşitliliği sunarak yaratıcılığa yol verir; spor özgür beden ve zihinlerde yeni fikirlerin filizlenmesini sağlar. İşini iyi bilen, zekasının hünerlerini kullanan insanların yarattığı ürün ve hizmetler eğer iyi bir anlatımla, duyarlılıkla, yaratıcılıkla, kültürle, empati ile yayılmıyorsa topluma insan hak ettiği değerleri çok geç bulabilir. Kişisel doyum ve mutluluk için hem IQ’muzu hem de EQ’muzu yeşertecek atmosferler yaratmalıyız. Tuğba ELTER REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMA SERVİSİ

[close]

p. 6

SAYFA 6 Mimar olmak isteyen öğrencilerimiz ile birlikte katıldığımız “Hayal Et – Tasarla- Tartış” isimli atölye çalışmasında İTÜ’de görevli olan mimar öğretim üyelerinin rehberliğinde öğrenciler verilen konular ile ilgili düşünceler üretip sonrasında bu düşünceleri farklı malzemeler kullanarak üç boyutlu hâle getirdiler. Gün sonunda, tasarımlarını gruptakiler birbirlerine anlatarak tasarımları üzerinde tartışmalar yaptılar. Merve SAVRAN Fotoğrafçılık Kulübü Sultanahmet’te! FMV Ayazağa Işık Lisesi Fotoğrafçılık Kulübü öğrencileri 12.12.2012 tarihinde rehber öğretmenleri G. Tuğçe YARKIN ve Fotoğraf Usta Öğreticisi Gökhan SÜSLER eşliğinde, fotoğrafta ışık çalışmaları yapmak amacıyla Sultanahmet Meydanı’na bir gezi düzenlediler ve her biri kendi fotoğraf makineleriyle fotoğraf çekerken birbirleriyle fikir alışverişinde bulundular. Soğuk ama güneşli bir aralık gününde çektikleri birbirinden güzel fotoğrafları port folyolarına eklediler. Gül Tuğçe YARKIN

[close]

p. 7

SAYFA 7 İnsan bazen bulunduğu ortamdan uzaklaşıp çekip gitmek ister hiç bilmediği o uzaklara. Yeni insanlarla tanışmak, yeni deneyimler kazanmak ister. Kısacası bir değişime ihtiyaç duyar. Artık bulunduğu yer onu çekmez, aksine uzaklaştırır kendisinden. Gidip yaşamın içine girip başka hayatlara dokunmak ister. Ben de bu yüzden 10. sınıfın sonunda Türk Kültür Vakfının hazırladığı bir sınava AFS programının YES dalının sınavına girdim. Önce genel yetenek sınavı olduk ekim sonu gibi. İki hafta sonra sonuçlar açıklandı, kazanmıştım. Aralıkta mülakatlar yapıldı, bize bazı sorular soruldu ve ben ateşlenerek cevapladım o soruları neredeyse. Fazla heyecan yapmıştım. Ama ondan da başarılı bir sonuç aldım. Ocakta başvuru formlarını doldurup Amerika’ya gönderdik. Yaklaşık 50 sayfaydı hepsi. Sıkıntılı bir işti. İçimden gelmeye gelmeye yaptım diyebilirim. Benim asıl istediğim sınavları kazanıp gidip gitmeme kararımın elimde olmasıydı. Gitmeye pek sıcak bakmıyordum, zaten annemle babam da hiç istemiyordu. Martta da İngilizce sınavı olduk, onu da geçtim. Nisanda aile ziyaretine geldiler, memnun kaldılar. Her şey çok olumluydu, geriye sadece Amerika’dakilerin onayını beklemek kalıyordu. Mayısın ortalarına doğru diğer kazananların gidişleri kesinleşti, evlerine mektuplar geldi ama bana bir haber gelmedi. En sonunda “Eğer bir haber yoksa büyük ihtimalle seçilememiştir.” dediler. Ben çok üzüldüm, sinirlendim. Fazla umutlanmıştım herhalde. Ama dedim ya aslında umut değildi bu, hırstı. Gitme olanağını istiyordum, gitmeyi değil. Neyse, belli bir süre sonra normal hayatıma geri döndüm. Fakat haziranın ilk haftasında, ben okuldayken birden annem beni aradı. En yakın arkadaşımlaydım. “Tebrikler mektubun geldi.” dedi annem. Önce inanmadım. İnanamadım. Sonra katta çığlık atıp koşmaya başladım. Arkadaşım da benimle koştu tabii. Her neyse, o gün bambaşkaydı. O kadar heyecandan sonra durulup ne yapacağımı kara kara düşünmeye başladım. “Git!” diyenler oldu, “Gitme, özleriz!” diyenler oldu. Ama bu fırsatı tepemezdim ne olursa olsun. Hayatımın dönüm noktası olabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Artık hayatımı AFS yılımdan önce ve sonra diye ayırıyorum. Türkiye’den 44 öğrenci gittik Amerika’ya. Önce Washington DC’de kampa aldılar bizi, diğer ülkelerden gelen değişim öğrencileriyle beraber. Çok eğlenceliydi. Bir sürü değişik ülkeden insanı tanıma fırsatım oldu. Pek çoğuyla da kalıcı arkadaşlıklar kurdum. Yaklaşık dört gün yılımızın daha kolay geçmesini sağlayabilecek söyleşiler ve etkinlikler yaptıktan sonra herkes eyaletlerine gönderildi. Senem çok parlak başlamadı. Nebraska eyaletine gönderilmiştim ama hakkında hiçbir şey bilmiyordum. İnternet’te dâhi çok fazla bilgi bulamadım. Az buçuk gözümde canlanıyordu fakat gidince bambaşka bir manzarayla karşılaştım. İstanbul’la hiç alakası yoktu yeni şehrimin. Sessiz, sakin bir yerdi. Sadece iki tane alışveriş noktası vardı Lincoln'da. Ve nüfusu yaklaşık 300,000'di. 15 milyonluk bir şehirden böyle bir şehre gelmek akıl kârı değildi. Ama ailem belli olmuştu. Evet, Ameriklı bir aile ile kalacaktım ve geri dönüşü yoktu. Okulum çok ilginçti, çok büyüktü ilk olarak. Her dersin ayrı dersliği vardı. Çok net hatırlıyorum, ilk haftam çok komikti. Elimde okul haritasıyla sınıfları arıyordum. İnsanlarla tanışır tanışmaz bir değişim öğrencisi olduğumu söylemek zorunda hissediyordum çünkü bilmediğim bir şeyle karşılaşırsam zor durumda kalmak istemiyordum. Onlar da bana hemen Nebraska’yı sevip sevmediğimi soruyorlardı. Bir de adımın nasıl okunduğunu. Bu konuda epey zorlandılar. Genelde bana “Eylif” diyorlardı. Onları düzelteyim derken bir de baktım ki ben bile kendime “Eylif” diyorum artık. Kaldığım ailenin iki kızı vardı. Biri benimle yaşıt diğeri 12 yaşında. Kardeşim diyordum ikisine de. Biyolojik olarak tek çocuk olan ben, iki kardeş edinmiştim orada. Hem de benden çok farklı iki kardeş. Küçük kardeşim bana daha çok benziyordu fakat büyüğüyle gerçekten çok farklıydık. Olaylara bakış açılarımız çok farklıydı bir kere. Benim kastettiğim şey başka, onun anladığı hep başka oluyordu. Bu yüzden bazı tatsızlıklar çıkabiliyordu arada. Ama her şeye rağmen çok iyi bir aileye denk gelmiştim.

[close]

p. 8

SAYFA 8 Ben onları kendime alıştırayım, onlar beni değiştirsin derken bir anda kendimi memleket özleminde buldum. Hayatımda hiç ülkeme karşı bu kadar sevgi hissettiğimi hatırlamıyorum. Çok duygusallaşmıştım ekim, kasım gibi. İnternet’ten haberleri okuyor, Türkiye ile ilgili videolar izliyordum. Özledikçe izliyordum, izledikçe özlüyordum. Hiçbir şey özlemimi dindirmiyordu. Arkadaşlarımla eskisi kadar konuşamamak, anneme sarılamamak, babamla gülememek çok üzüyordu beni. Doğum günüm bana çok anlamsız geldi. Aralığın soğuğunda arkadaşım dediğim ama daha yeni tanışmış olduğum insanlarla beraber doğum günümü kutladım güya. Kaldığım ailenin evinde bir parti verdiler benim için, birkaç arkadaşımı çağırdım. Zevkli geçti ama buradaki doğum günlerim gibi değildi. Annem, babam yoktu yanımda. Yeni yıla da annemler olmadan girdim fakat bu sefer New York’taydım. En yakın arkadaşım Emelia (İsveçli değişim öğrencisi) ve kuzenimle beraber. Onlara Türk yemekleri yaptım. Emelia bizim yemekleri çok beğendi. Lokum da ikram ettim, bayıldı. Yeni yıla Times Square’de girmek bambaşkaydı. Tanımadığımız insanlarlaydık ve yeni yılı onlarla kutladık. Bu benim için bir ilkti, daha önceleri hep ailemle kutlardım. Görüyorsunuz ya hep ailemleymişim ben geçen seneye kadar. Onlarsız olmam güçsüz olduğum anlamına gelmiyor fakat onlarla kendimi çok daha güvende hissediyordum. Hâlâ da öyle. Ailem benim her şeyim. Her neyse, 2012 Nebraska'da çok daha iyi geçti. Artık okuldaki herkesi tanıyordum ve onlar da ismimi daha iyi telaffuz ediyorlardı. Derslerim de iyiydi, zaten hocaların hepsi bize hoşgörülüydü. İlk dönem fotoğrafçılık dersi almıştım ve beni çok etkilemişti o ders. Fotoğraflara ilgim olduğunu o zaman anlamıştım. Bir makine alıp bol bol fotoğraf çekmeye başlamıştım. Herkes de çok beğenmişti fotoğraflarımı. İkinci dönem onun yerine gazetecilik dersini aldık Emelia'yla. Büyük cesaretti bizimkisi. Bir sürü değişik kuralı varmış meğerse bu İngilizce gazeteciliğin. Çok garipsemiştik başta ama sonradan alıştık ona da her şey gibi. Yalnız hissettiğimde biliyordum ki Emelia var yanımda. Ve o beni anlıyordu. Çünkü o da benimle aynı şeyleri hissediyor ve yaşıyordu. O da özlüyordu arkasında bıraktıklarını ben de özlüyordum. Neyse ki özlemimiz dinmişti ikinci dönem, bir de spora başlayınca iyice rahatlamıştık. Disk ve gülle atmayı denedik. Disk çok zevkliydi. Bunun yanında koşuyorduk da. Ben ayrıca arada yüzüp yoga yapıyordum. Spora başladığımdan iki hafta sonra ailem değişti. Nedeni, iki aileyle Amerikan kültürünü daha iyi tanıyabileceğimdi. Başta çok korktum, bir daha nasıl alışırım başka bir aileye, ya bu sefer beni sevmezlerse bana güvenirler mi acaba diye. Fakat sonra bu korkularımın tamamen yersiz olduğunu anladım. Bir kızları vardı benim yaşımda ve biz onunla gerçekten ikiz gibiydik. O kadar benziyorduk ki okula beraber gittiğimiz ilk gün aynı kıyafeti giymiştik tesadüfen. Çok gülmüştük kendimize. Hiç yabancılık çekmedim kısacası bu ailede de.

[close]

p. 9

SAYFA 9 Sporumuz okul bitmeden üç hafta önce bitti. Okulun bitecek olması gerçeği kadar kötü bir şey yoktu o dönemde hayatımda. Çünkü okul bitince Emelia İsveç’e geri dönecek ve ben de Emma (ikinci ailemdeki kardeşim) ile beraber onun at yarışları için başka eyaletlere gidecektim. Yani Nebraska'daki arkadaşlarımla bol bol vakit geçirmek gibi bir lüksüm yoktu maalesef. Finalleri verdik ve okul bitti. Üç gün sonra Emelia İsveç’e döndü. Ben hayatımda ilk kez toplum içinde ağladım. O benim için çok değerliydi ve gitmişti. Ben de gitmeliydim ama daha bir ayım vardı değişim programım yüzünden. Onlar öyle ayarlamışlardı. Gerçekten çok saçmaydı. Hemen hemen bütün değişim öğrencisi arkadaşlarım mayısın sonunda dönüyorlardı, ben ve bir Fransız kız kalıyorduk sadece. O da 4 Temmuz kutlamalarını, Amerika'nın bağımsızlığını kazandığı günün kutlamalarını, izlemek için kalmak istiyormuş. İlginç biriydi. Sırf o yüzden kalmayı ben tercih eder miydim bilmiyorum. At yarışları düşündüğümden kısa ve eğlenceli geçti, dönünce arkadaşlarımla görüştüm, eğlendik. Ama hiçbir günüm Emelia'yla geçirdiğim günler gibi değildi. O benim için çok değerli oluvermişti bir anda. Hiç tahmin etmezdim ta Nebraskalara gelip de İsveçli bir dost, bir kız kardeş edineceğimi. Aklımın ucundan bile geçmezdi. Bir anda bir karar alıp Nebraska'ya gittim ve bambaşka insanlar kalbime girdi. Dönerken az kalsın uçağı kaçırıyordum. Gerçi keşke kaçırsaydım, keşke tüm uçuşları kaçırsaydım. En azından bir ay daha kalsaydım orada. Yetmedi. Uçak kalktığı an içim parçalandı, bulutların üstünde süzülürken aşağıdaki mısır tarlaları beni gerçekten çok duygulandırdı. Uçak dursun, düşsün, yakıtı bitsin, pilot bir anda kaybolsun, ben uçaktan ineyim istedim. Ama olmadı. Öylece ayrıldım Nebraska'mdan, güzel eyaletimden. Yine DC’de toplandık diğer ülkelerden gelenlerle beraber. Herkes çok değişmişti. Büyümüştük. Herkesin gözlerinden anlaşılıyordu mükemmel bir sene olduğu. Ama hepimizde bir hüzün vardı. Ayrılmak istemiyorduk. Bu seferki kampta hüzün vardı. Ağlayan çok arkadaşım oldu. Teselli edemedim. Söyleyebildiğim tek şey şu oldu:“Geri döneceğiz bir gün...” Şimdi geçmişe bakınca her şey çok komik geliyor bana... Neler yaşamışım. Gitmeden önceki Elif'le şimdiki Elif arasında dağlar kadar fark var. Daha sabırlı, hoşgörülü ve kuralsız oldum. Hiçbir şeyi kafama takmaz oldum. Bunlar beni mutlu da ediyor açıkçası. Hiç üzülmeye değmiyor çünkü. Yarın ne olacağı belli değil. Fotoğraf dersinden bahsetmiştim ya hani, o dersimin öğretmeni şubat ayı gibi vefat etti. Ani kalp kriziydi nedeni. Ve ben hocamın cenazesine gittiğimde onun ölü bedenini gördüm. Hayatta görmek istediğim son şeydi galiba bir ceset görmek ama maalesef gördüm. Hocam Katolik’ti ve kilisenin hemen kapısının içinde naaşı duruyordu. Girer girmez gördüm ve derhal dışarı çıktım. Beni çok etkiledi. En sevdiğim öğretmenlerdendi, daha bir hafta öncesine kadar şakalaşıp konuşurken şimdi ölmüş orada yatıyordu. Hayat gerçekten de çok kısaymış o zaman anladım. Üzmek istediğim son kişilerdi annemle babam fakat ben geçen sene kendimden mahrum bırakarak onları çok üzdüm. Benim kardeşim ve yerimi dolduracak birisi yoktu. Onlar bensiz bir evde tam bir sene yaşadılar. Yaptıkları fedakârlığın hesabı yok. Ailem her şeyimmiş benim. Kıymetlerini çok iyi anladım. Geçen bir yılın bana kattıkları çok fazla. Herkes denemeli. Belki o kadar uzun bir süreliğine değil hatta belki daha yakın bir yerde. Ama mutlaka denemeli... ELİF BAŞAK DERECİ

[close]

p. 10

SAYFA 10 THE PALA

[close]

p. 11

SAYFA 11 Deniz İNANICI / Ayşe Revna ALBULAK

[close]

p. 12

SAYFA 12 Bu yıl Coğrafya Kulübü olarak ikinci gezimizi 17 Aralık 2012 Pazartesi günü gerçekleştirdik. Pazartesi sabah 09.45 civarında biz- Coğrafya Kulübü öğrencileri- Coğrafya Öğretmenimiz Pelin Güzel ve Faruk Özbakan’la okuldan çıkıp ilk durağımız olan İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsünde bulunan Jeoloji Müzesine doğru yola çıktık. Orada Cengiz Ülkerdoğan, Necmi Dalman ve Nişantaşı Işık, Erenköy Işık Liseleri Coğrafya Kulüpleri ile buluştuk. Önce Kayaç Müzesini her birimiz bireysel olarak gezdik, inceledik. Benim ilgimi en çok hayvan fosilleri çekti. Özellikle fosilleşmiş hayvan dişleri, yani taşlaşmış hâlde bulunan hayvan kalıntıları çok ilginçti. Önce, Jeoloji Mühendisi Alper Şengül bize müzeden genel olarak bahsetti. Çoğu insanın, dünyanın-ve tüm bu doğal oluşumların- sahibiymiş gibi davrandığını ama aslında dünyaya ait sadece birer canlı olduğumuzu bize anlattı. Etraftaki her doğal oluşumu incelememizi ve anlamamızı ve onlara ona göre değer vermemizi öğütledi. Çünkü yaşamımızda kullandığımız her şeyi doğadan elde etmekteyiz. Türkiye’nin aslında doğal zenginliklerle dolu bir “cennet” olduğunu açıkladı. Bunların ardından bizi müzenin içinde bulunan doğal oluşumlar hakkında bilgilendirmeye başladı. Jeoloji Müzesi iki bölümden oluşmakta, birinci bölümü mineral ve kayaçlar, ikinci bölümü ise fosiller oluşturmaktadır. Mineraller en küçük inorganik yapıdır ve birleşerek kayaçları oluşturur. Doğada bilinen 3000’den fazla mineral varmış ve bu çeşitlilik konusunda Türkiye çok önemli bir yere sahipmiş. Kayaç türleri üçe ayrılır. Bunlardan ilki magmatik kayaçlardır. Magmatik kayaçlar da kendi içinde plutonik ve volkanik kayaçlar şeklinde ayrılır. Bu iki kayacın ana farkı hızlı soğumadır. Volkanik kayaçlar volkanizmadan çıkıp hızlı soğurlar ve böylece gözle görülemeyecek kadar minik tanelere sahip olurlar. Plutonik kayaçlar ise volkanizmadan dışarı çıkmadıkları için yavaş soğumayla gözle görülebilecek iri tanelere sahip olurlar. Bu şekilde aynı kayaç türü birbirinde ayrılır, farklılaşır. İkinci kayaç grubu sedimenter (çökel) kayaçlardır. Bu kayaç grubu içinde üçe ayrılır. İlki fiziksel, ikincisi kimyasal üçüncüsü ise organik kayaçlardır. Üçüncü kayaç grubu ise metamorfik yani başkalaşım kayaçlarıdır. Örnek olarak aslında kimyasal tortul kayaç olan çakıl, kum, silt ve kil, sırasıyla gnays, şist, fillat ve sleyte dönüşür. Kayaçlar hakkında bilgi edindikten sonra Paleontolog olan Burcu Hanım bize fosillerin çökelmeyle ve buzla nasıl oluştuğunu anlattı. Öncelikle sadece iskelete sahip olan hayvanların fosillerinin olduğunu, diğerlerinin ise sadece izlerinin bulunduğundan bahsetti. Örneğin solucanın iskeleti olmadığı için fosilleşmezmiş. Fosillerin çökelmeyle oluşmasında balıklar öldüğünde sert kısımları yani kemikleri hariç, etleri deforme olur. Böylece geriye sadece kemikleri kalır. Bu olayın ardından toprak zamanla çökelerek kemikleri havasız bir ortamda bırakır. Uzun bir zaman sonra arazinin hareketiyle, fosilin bulunduğu katman yeryüzüne yakın bir alana ulaşır. Buzulun içindeki fosilleşme ise buzda hava bulunmaması nedeniyle oluşur. Ayrıca bir ağaç reçinesi olan kehribarda da hava bulunmaması nedeniyle küçük böcekler bunun içinde fosilleşirler. Dünyanın yaşı 4,6 milyardır. Dünyada hayat önce suda başlamıştır. Öncelikle tek hücreliler ardından çok hücreli canlılar ortaya çıkmıştır. Bitkiler karaya hayvanlardan daha önce yerleşmişlerdir. Hayvanlar ise önce sürüngen olarak ardından memeli ve kuşlar olarak karaya yerleşmişlerdir. Jeoloji Müzesinden çıktıktan sonra Küçükçekmece Gölü’nü görebileceğimiz bir tepeye doğru yola koyulduk. Ordayken önce Faruk Hoca bize Küçükçekmece Gölü hakkında bilgi verdi. Küçükçekmece bir kıyı set gölü yani bir lagündür. Deniz seviyesinin yükselmesiyle dere yatakları dolmuş, koy ve körfez oluşmuştur. Denizin ara sıra kabarmasıyla göl az tuzlu bir hâl almıştır. Nakkaş, Ekşinoz ve Sazlıdere Küçükçekmece Gölü’nü beslemektedir. Bu dereler aynı zamanda gölün kirlenmesini de artırmaktadır.

[close]

p. 13

SAYFA 13 MÖ 3000-2000 yılları civarında, Firuzköy’de Küçükçekmece Gölü’nün bulunduğu yerde, şu an batık şehir şeklinde değerlendirebileceğimiz Bathonea kenti varmış. Erenköy Işık Lisesi Öğretmeni Tülin Babal, İstanbul’un ilk sanayileşme bölgesi Küçükçekmece ve çevresidir. Ancak nüfus arttıkça, bu bölge yerleşim alanı olarak da gelişmeye başlamıştır. Böylelikle son 50 yılda çok fazla atık biriken gölde algler artmış, bu nedenle de göldeki oksijen miktarında azalma olmuştur. Bunu gölün üstündeki yeşil tabakadan da anlayabiliriz. Küçükçekmece’yi görmek için çıktığımız tepeden aşağı yürüyerek demir kapıyla kapanmış, çitlerle çevrilmiş bir alana girdik. Bu alanda zamanında heyelan olmuş ve hâlâ burada heyelan tehlikesi varmış. Heyelan olmasının öncelikli nedeni fazla yağış almasıdır. Ayrıca kayacın yapısı da çok büyük bir etkendir. Örneğin kil ve kireçten oluşan toprakta kil sudan ötürü şişer ve kireç suyu geçirir. Bu nedenle de heyelan olma olasılığı daha yüksektir. Bu gezide beni en çok etkileyen bilgiler fosiller ve Küçükçekmece Gölü hakkında olanlardı. Fosillere daha başka bir gözle, en azından bir seviye daha fazla bilinçle baktım. Geçmişe dair anlattığı bir sürü bilgiyi ve bu bilgilerin tarih adına ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Küçükçekmece Gölü için de aynı bilinçlenme veya bilgilenme söz konusuydu benim için. Sanayinin gelişiminin kötü etkilerinin genellikle doğal oluşumlara olduğu ve bunu düzeltmek için çok uzun yıllar kimsenin çabalamadığını daha iyi anladım. Şu an Küçükçekmece için bu yapılsa da hâlâ bu şekilde kirlenmiş, ölmeye yüz tutmuş bir sürü oluşum tehlikede. Bunun düzeltilmesi için öncelikle bilinçlendirme şart. THE PALA Julıa Mary KAYAER Başak Nisan DURAN

[close]

p. 14

SAYFA 14 İstanbul’da yaşamak hepimiz için zor zanaat. Kış kendini iyice hissettirmeye başlamışken sizlere şehre yakın ama aslında şehirden uzakta kendinizi ve doğayı dinleyebileceğiniz kaçış noktalarını derledim. Birazdan okuyacaklarınız bir başlangıç. Daha gidilecek onlarca rota var. Fırsat buldukça ailenizi, arkadaşlarınızı yanınıza alıp buralara kaçma şansı yakalarsanız kendinizi dönüşte daha güçlü ve hayatın zorluklarına karşı daha hazır hissedersiniz. Ben öyle yapıyorum... Erikli Yaylası Her mevsim başka bir güzel Erikli Yaylası… Feribot veya deniz otobüsüyle Yalova’ya geçip oradan Teşvikiye köyüne gidiyorsunuz. Köyün çıkışında güzel bir kahvaltı yapıp çaylarınızı içtikten sonra yürümeye hemen başlayabilir veya parkurun başladığı yere kadar araçla gidebilirsiniz. Rotanın girişinde dik bir yokuş var ama aman acele etmeyin, daha gün uzun ve karda yürüyecek yaklaşık üç saatlik bir yolunuz var. Önce yayla evlerinden oluşan alana ulaşacaksınız sonrasında düz çayır ve ağaçlık alanlardan yarım saat daha yürüyüp şelalelerin olduğu bölgeye geleceksiniz. Suyun sesini takip ederseniz büyük şelaleye kadar gidebilirsiniz. Kilyos-Rumeli Feneri Yürüyüşü İstanbul’a en yakın yürüyüş rotalarından biridir Kilyos-Rumeli Feneri yürüyüşü. Belediye otobüsüyle bile ulaşabileceğiniz bir bölge. Kilyos’a ulaşıp Karadeniz’in hırçın dalgaları eşliğinde zaman zaman kumsalların üzerinde, zaman zaman orman içlerinde patikaları takip ederek Karadeniz’le Marmara’yı birbirine bağlayan boğazın girişine Rumeli Feneri bölgesine gidebiliyorsunuz. Yol üzerindeki Cenevizlilerden kalma kale sizi kısa bir tarihe yolculuğa çıkarıyor.

[close]

p. 15

SAYFA 15 Aytepe-Servetiye Camii Yürüyüşü İzmit bölgesinde Yuvacık Barajı’nı besleyen derelerden biri olan Soğuk Dere boyunca yapacağınız bu yürüyüşte kara doyacaksınız. Aytepe’de araçlarınızdan indikten sonra (yaklaşık bir saatlik bir yürüyüşle Veysel Dayı’nın mekânına ulaşacaksınız.) Aslında burası bir su deposu ve İzmit, bir miktar suyunu buradan karşılıyor. Veysel Dayı deponun bekçisi, doğa yürüyüşçüleri bölgeye sürekli gidip gelince Veysel Dayı da bir şömine yapmış, ağaçtan kapalı alanlar oluşturmuş, su değirmeni ile de şirin bir yer hâline getirmiş mekânı. Şömine başında giysilerinizi kurulayıp çaylarınızı içerken yürüyüşün ikinci etabına hazırlık yapabilirsiniz. Soğuk derenin kenarından yol boyunca rahat bir yürüyüş temposuyla zaman zaman belinize kadar gelen karda yürüyecek, güle oynaya muhteşem bir vadinin içinden köye doğru yol alacaksınız. Veysel Dayı’yı geçtikten sonra yaklaşık iki km ileride solda bir şelale var ama kar fazla olacağı için inmek zor gelebilir. Yine de üzülmeyin, parkurun sonlarına doğru yolunuzun üstünde sizi bekleyen bir şelale daha var. Yamaçlardan gelen bu son sürpriz gezinize renk katacaktır. Ayvansaray- Balat Gezisi Bir pazar günü yüzünüzü eski ve nostalji dolu İstanbul’a çevirin, hemen yanı başınızda duran ve çok derin anlamlar barındıran bir tarihin içinde kaybolun. Ayvansaray Atik Mustafa Paşa Camii Meryem Ana Kilisesi Anemas Zindanları İvaz Efendi Camii Hz. Cabir Camii Aya Dimitri Kilisesi Bulgar Kilisesi Balat Sokakları Fener Patrikhanesi Fener Lisesi Cibali sokakları Molla Zeyrek Camii Zeyrekhane (Koç Vakfı işletiyor.) İşte size şehirde yapabileceğiniz harika bir pazar gezisi... Not: Yukarıda sıraladıklarımızdan İstanbul içi olan gezi haricindekiler, kış mevsiminde tamamen karla kaplı olan doğa rotalarıdır bu sebeple doğa sporcuları eşliğinde veya rehberliğinde yapılması gereken yürüyüşlerdir. Doğa sporları malzemeleri satan mağazalardan alınmış, su geçirmez kar botu, tozluk adını verdiğimiz ve bileklerden ayakkabı içine kar dolmasını engelleyen malzeme, yedek giysiler ve yiyecekleri koymak için sırt sistemi olan bir sırt çantası, 1 litre sıcak su termosu olmazsa olmaz malzemelerdir. Bunların dışında groteks su geçirmez pantolon, bu tür aktiviteleri sağlıklı tamamlamanız için gerekli malzemelerdir. Aksi hâlde sonuçlar tehlikeli olabilir. Dağcılık ve doğa sporları kulüpleriyle, deneyimli gruplarla veya ticari tur düzenleyen firmalarla bu aktivitelerin tamamını güvenli ve keyifli bir şekilde yapabilirsiniz. Sağlıklı ve doğayla bütünleşmiş yeni bir yıl geçirmenizi dilerim... THE PALA Sibel ÇAĞLAR

[close]

Comments

no comments yet