The PALA HAZİRAN 2010 - SAYI 20

 

Embed or link this publication

Description

The PALA HAZİRAN 2010 - SAYI 20

Popular Pages


p. 1

The P.A.L.A Press Association of Lycée Attitudes FMV ÖZEL AYAZAĞA IŞIK LİSESİ Y I L : 2 S A Y I : 2 0 H A Z İ R A N 2 0 1 0 TEKNO-PALA İçerik Etkinlikler-1 Editörden Pala-Müzik Palaskop Sine-Pala Bobi-Pala Pala-Kitap Formu-Pa-La Pala-Kitap Pala-Spor Tekno-Pala Kibrit Kutusu Meraklısına Sorular Karikatür Kulübü Etkinlikler-2 20 HAZİRAN BABALAR GÜNÜ KUTLU OLSUN PALA-KİTAP PALA-SPOR FORMU-Pa-LA SİNE-PALA BOBİ-PALA

[close]

p. 2

SAYFA 2 22.05.2010 tarihinde Rotary Interact Festivali okulumuzda düzenlendi. Istanbul Rotary Kulubün'den Sayın Dr Rıza Kadılar tüm Interactlara RYLA (Rotary Youth Leadership Academy) çerçevesinde Liderlik Eğitimi vermiştir. Etkinlikler-1 14.05.2010 tarihinde 10 TM sınıflarının katılımıyla RHS tarafından İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’ne gezi düzenlendi. 13.05.2010 tarihinde 10 FEN sınıfı öğrencilerinin katılımıyla RHS tarafından İstanbul Teknik Üniversitesi Maslak Kampüsü’ne gezi düzenlendi. 26.05.2010 tarihinde Edebiyat Sosyal Dersler Bölümü Tiyatro Kulübü tarafından Gogol’un “Burun” adlı oyunu sahnelendi. Oyuncuların yüksek performansı göz doldururken izleyiciler tarafından oyuncular bol alkışla ödüllendirildi. 11.05.2010 tarihinde RHS tarafından düzenlenen Işık Üniversitesi Şile Kampüsü’ndeki “Meslekler ve Kariyer Semineri”ne 9. sınıf öğrencileri katıldı. 16.05.2010 ve 23.05.2010 tarihleri arasında sekiz öğrencimiz İspanya'ya gitti. Malaga, Granada, Sevilla gibi şehirlerin yanı sıra tarihi eserler ve müzeler de gezildi. Zafer Yaz

[close]

p. 3

SAYFA 3 Editörden Sevgili PALA okuyucuları, Erdem Mümtaz Hacıpaşaoğlu FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi Okul Gazetesi PALA İmtiyaz Sahibi Ömer Orhan Sorumlu Müdür Yardımcısı Hakan Kulaber Sorumlu Öğretmen Zafer Yaz Editör Erdem Mümtaz Hacıpaşaoğlu Redaktör Zafer Yaz Selin Oruç E-Mail: palabasvuru@hotmail.com Yazarlar Beliz Serdaroğlu Elif Özge Elif Tahmiscioğlu E.Mümtaz Hacıpaşaoğlu Mert Erkangil Hande Göncer Oğuz Gürel Zafer Yaz Her 5 saniyede bir, bir bilgisayara virüs bulaşıyor.

[close]

p. 4

Pala-Müzik Eurovision Gecesi Her sene olduğu gibi bu sene de Eurovision rüzgarı geldi ve geçti. Birincilik uzun bir sürenin ardından tekrar Almanya’ya döndü. Artık her sene en iyiler arasında girdiğimiz bu yarışmada, Türkiye Manga sayesinde ikinci oldu. Katılan tek rock türü şarkı bizim olmakla birlikte parçamız en sevilen parçalardan biri oldu. SAYFA 4 Her yarışmada olduğu gibi bu yarışmada da aksilikler yaşandı. İspanya temsilcileri sahnede şarkılarını söylerken sahneye atlayan bir adam koreografinin içine girip dans etmeye başladı. Aslında Türkiye o adamı çok iyi tanıyor: Jimmy Jump! Herkes onu koreografinin bir parçası sandı, ama güvenliğin gelmesiyle gerçek ortaya çıktı. İspanya dikkatlerinin dağıldığı gerekçesiyle parçayı tekrar seslendirdi. Fransız Sunucu Fena Çuvalladı Manga’nın parçasının hemen ardından, “Hoşa giden bir müzik değil, Türkiye'nin hiç şansı yok, kimse bu müziğe oy vermez.” diye yorum yapan Fransız sunucu oylama sırasında Türkiye'ye puanlar geldikçe, “İnanılır gibi değil. Bu nasıl müzik zevki? Bu melodiye nasıl puan verilir?” dedikten sonra Fransa'dan da Türkiye'ye 12 puan gelmesi üzerine, “Sen de mi Fransa? Fransa'nın bile müzik zevki kötü yönde değişmiş.” sözleriyle şaşkınlığını ifade etti. “Zafer Takımı Asla Değişmez.” 2011'de Almanya, yine Lena’yı temsilcisi olarak seçti. Almanya Eurovision sorumlusu Stefan Raab, "Almanya'nın Dünya Kupa'sını kazanması ve bir sonraki Kupa için aynı takımla hareket etmemesi bile bir aptallık olurdu. Moral ve müzikal olarak Lena'nın kendi sıfatını elinde tutmak zorunda olduğu çok açık." açıklamasını yaptı.

[close]

p. 5

SAYFA 5 Teoman’dan +18 Klip Teoman ‘Ruhun Sarışın, Tenin Esmer’ adlı albümü için çektiği klibi sadece internette yayımlama kararı aldı. Teoman, Sözlerini Müge Emirgil’in yazdığı şarkıya iki ay önce Brezilya’nın Ilha Grande adasında klip çekti. Dans sahnelerinde Brezilyalı kızların olduğu klip, RTÜK'ün tepkisinden dolayı sadece Teoman'ın resmi internet sitesinden yayımlanıyor. Greenday Rock Band Çıkıyor Gren Day hayranlarına müjde! Grammy ödüllü grup Green Day, bugün yapılan bir açıklamayla piyasaya çıkacak Green Day Rock Band adlı oyununda 47 tane şarkısının olacağını duyurdu. Oyunda bulunan şarkılar, ağırlıklı olarak Green Day'in Iconic ve American Idiot albümlerinden seçilerek oluşturuldu. Oyunda grubun son albümü 21st Century Breakdown'dan da altı tane şarkı bulunuyor. Eminem Yeni Bir Albümü ile Tekrar Karşımızda Her zaman olduğu gibi Eminem hayatını durmak bilmeden şarkılara döküyor. Yedinci stüdyo albümü "Recovery" ile karşımıza çıkmaya hazırlanan Eminem, yeni albümünde müzik dünyasının yıldızlarını ağırlıyor, Pink, Lil wayne, Kobe ve Rihanna! Albümdeki “not Afraid” şarkısının klibi New Jersey’de çekildi. Şarkı listesi geçtiğimiz günlerde açıklanan "Recovery" albümü 22 Haziran'da raflardaki yerini alacak. Müziğin Yeni Sesini Ölüm Döşeğinde mi? Justin Bieber’ın birkaç gün önce Kanada’da trafik kazası sonucu komaya girdiği ve doktorların Bieber’in %45 yaşama şansı kaldığını haberini yayanın kim olduğunu bilemiyoruz, ancak haberin yalan olduğu kesinleştirildi. Heygirl bu durumun gerçek olmadığını ve Bieber’in da bu konuda yakında bir açıklama yapacağını söyledi. Beliz Serdaroğlu

[close]

p. 6

Pala-Hikaye O YAZ SAYFA 6 O yaz, dama serilen tarhanalar kuruyup salçalar kıvama gelip ipe dizdiğimiz kofikler kışa hazır olunca ağabeyimden bana geçen birkaç parça eşyamı da yanıma alıp daha önce hiç bilmediğim yerlere bir yolcuğa çıktım. Evimden, toprağımdan, ana kucağımdan uzak, bir yola düşmüştüm ilk defa. Uzaktan akrabamız olan Zarife halamla köyün biraz ilerisinden kalkan otobüse binmiştik. Anamın çıkınımıza koyduğu cevizli ekmek ve kuru dutla geçen yolculuğumuz çok uzun sürmüştü benim için. O zamana kadar bildiğim en uzak mesafe, köy yolunun dışında kalan mektebimiz olmuştu çünkü. Okuma yazmayı yeni sökmüş olmamın verdiği heves ve heyecanla otobüste kimin elinde mecmua ya da gazete görsem alıp okumak istemiştim. Zarife halam otuzlu yaşlarında, acılı bir kadındı. Hayata küs olduğu gülerken gözlerinin insanın içine batan buğulu bakışlarından belli oluyordu. Evlendiği gün kan davasından kocasını toprağa vermişti. Bembeyaz gelinliği kırmızıya bulanmıştı o gün. Zarife halamın köyde yaşamaya kalbi daha fazla dayanamayınca İstanbul'daki yakınlarının yanına gidip iş aramakta bulmuştu çareyi. Ben de yaz tatilimi okullar açılana kadar orada geçirecektim. Beş yıl önce evlenip kocasıyla birlikte taşınan teyzemlerde kalacaktım. Otobüste uykuya dalmıştım, Zarife halamın telaşla söylenmesiyle uyandım:“Kalk oğlum kalk, eniştenle sözleştiğimiz durağı kaçırdık. İkimizin de içi geçmiş, uyuyakalmışız. Ne yapacağız şimdi?” Belli ki daha otobüsten inmeden yabancılık çekmeye başlamıştık. Şimdi köyde olsak herkes tanırdı birbirini, diye tonla düşünce geçiyordu aklımdan camdan dışarısını izlerken. İstanbul’un ışıklarını gördüm ilk önce; denizinin sarhoş edici mavisinden daha can alıcı, kendine özgü melodisinden daha dokunaklı. Otogardan çıkan insanın ilk olarak havasını içine çekerek kapalı gözlerle düşündüğü bu şehir… İnatçı iki kıyının birleşmesini sağlayan meşhur köprü: Boğaz Köprüsü. Medeniyetlere, yenilmez imparatorluklara ev sahipliği yapmış, dünya liderlerine göre yaşanması muhakkak olan yerdeydim: İstanbul’da. Meşhur köprüden geçerken gördüm Kız Kulesi’ni, efsanesi bizim köye kadar ulaşmıştı. Vapurların çıkardığı köpükler bembeyazdı bizim köydeki pamuk tarlalarına benzetmiştim onları. Her yer ışıl ışıldı. Yıldızlar gökten düşmüştü sanki her biri bir başka eve. Yazın dama çıkıp saydığımız her bir yıldız kendini bu şehre hapsetmişçesine parlıyordu. Ay dede, parıl parıldı, camdan adeta gülümsüyordu bana. Yola çıkmadan önce dedem, karne paramı elime sıkıştırdıktan sonra kulağıma şu sözleri fısıldamıştı:” İstanbul geceleri bir başka güzeldir yavrum, geceler, karadır içine alır tüm kötülükleri.” Dedemin bu sözlerle ne anlatmak istediğini gece yarısı ulaştığımız İstanbul’a otobüsün camından bakarken anlamıştım. Zarife halamın bağrışıyla, düşüncelerimden kopup gerçeğe döndüm. “ Oğlum, sana hazırlan, iniyoruz, dememiş miydim ben? Eniştenle konuştum, sağ olsun arkamızda oturan Nezihe Hanım telefonunu ödünç verdi. Hadi ne duruyorsun, camdan dışarıya açık ağızla bak diye mi geldin? Bana göz kulak olasın diye koydular güya seni benim yanıma. Güldürdün valla beni, hadi giyin paltonu, tak şapkanı iniyoruz şimdi.” Susmamıştı Zarife halam, Ferit eniştemi bulana kadar. THE P.A.L.A Boeing 747 kanat açıklığı ilk uçağı uçuran Wright Kardeşler'in uçuş mesafesinden daha fazla. Sekiz yaşlarında ufak tefek bir çocuktum, ama yaşıma göre yeterince görmüş geçirmiştim. Elimde ailenin emektar çantasıyla çaldım eniştemlerin kapısını. Heyecanlıydım, hem de çok. Daha önce hiç görmediğim şeylere tanık oluyor, duymadığım seslerle irkiliyor, yabancı olduğum kokularla kendime geliyordum. Olduğum yerde hayal gücümden epeyce uzaktaydım. Her şey gerçekleşemeyecek kadar imkânsız gibiydi benim için.

[close]

p. 7

SAYFA 7 Elimde ailenin emektar çantasıyla çaldık teyzemlerin kapısını. Heyecanlıydım hem de çok. Daha önce hiç görmediğim şeylere tanık oluyor, duymadığım seslerle irkiliyor, yabancı olduğum kokularla kendime geliyordum. Olduğum yerde hayal gücümden epeyce uzaktaydım. Her şey gerçekleşemeyecek kadar imkânsız gibiydi benim için. Gezip görmek istediğim yerler tahminimden çoktu. Pazarlar, meydanlar, camiler, tarihi eserler, çeşmeler, sinemalar, çarşılar, bahçeler, parklar, hiç görmediğim masmavi deniz… İlk sıramda yosun kokulu, bana çok yabancı Marmara denizi yer alıyordu. Sabırsızlanıyordum köye döndüğümde Fatma’ya, Ali'ye, Ahmet’e, Necla'ya, Merve'ye gördüklerimi anlatmak için. Hepsi de en az benim kadar merak etmiş, türlü masallar yazmıştı bu görkemli şehir için. Sabah olup da güneş karanlıktan sıyrılıp tüm gücüyle gülmeye başlayınca, teyzemle giyinip çıkmıştık evden. Ben şaşkınlıkla etrafta olup bitenleri anlamaya çalışırken, teyzem sorular soluksuz sormaya başlamıştı:” Nasıl annenler, baban satabildi mi bu sefer ekinleri? Yukarı köyün muhtarı babanı çağırmıştı konuşmak için, neymiş mesele söylediler mi sana? Ağabeyin nasıl? Zayıf var mı karnesinde? Rahat geldiniz mi dün? Gerçi yollar yeni yapıldı rahat gelmişsinizdir. Oğlum konuşsana, âlemsin valla böyle olacağını bilsem hiç Mehmet’i de gönderin Zarife’yle der miydim? ” Teyzemin bitmek bilmeyen sorularına rağmen her şey hayal ettiğimden çok çok daha güzeldi. Hafiften bir yağmur başlamıştı, önce sokakta mendil satan çocuklar saklanmışlardı merdiven altlarına ardından da huysuz kediler. Yağmur hızlanmış; ama sönmemişti İstanbul'un ışıkları. Güneş gözükünce yavaş yavaş silkelenmişti kediler, çocuklar da tekrardan başlamışlardı bağırmaya,” Mendil!” diye… Birden kalabalıklaşmıştı tüm sokaklar. Kadınların elinde torbalar, çarşı vitrinlerinde gözler. Erkeklerde ise iş çantaları vardı, her adımda bir kravatlarını düzeltip saate bakıyorlardı. Elleri sımsıkı tutulmuş çocuklar olanlardan habersiz güneşe bakıp gözlerini kısıyorlardı. Meydan kalabalıklaşmıştı iyice, bir acelesi vardı sanki İstanbul’un. Geriye bakmadan, koşup yetişecekmiş gibiydi sanki bir yerlere. İstanbul’da kaldığım bir ay boyunca, bildiğimi, öğrendiğimi sandığım birçok şeyin yanlış olduğunu anladım. Daracık penceremden baktığım dünyanın hiç de o kadar küçük olmadığını fark ettim. Taksim Meydanı’nda çeşit çeşit insan gördüm o kadar farklıydı ki herkes hoşgörünün ne demek olduğunu burada yeniden anladım. Camiler gezdim, anneannemin ruhuna fatiha okudum, sonra bir sokak ötede insanları kiliseye gidip tüm dünyada barış olması için mum dikerken gördüm, anladım ki istenirse kardeşlik ve inanç özgürlüğü hiç de zor değil. Vapurlara bindim, martılara simit atarak iki yakayı izledim, fakiri de zengini de aynı bankta bir gazeteyi paylaşırken gördüm, gerçek anlamda dostluğu ve sınıf ayrımının olmadığını fark ettim. İnsanlar gördüm cadde cadde gezerken bir ekmeği zor alırken yarısını komşusuna verdiğini, tüm kalbimle şefkati hissettim. Haliç’te balık tutanları izledim, huzurun varlığını iliklerimde sezdim. Küçücük yaşımda efsaneleri doğruladım haklıymış, İstanbul’a âşık olanlar, bu şehir için bir an bile düşünmeden canını verenler. THE P.A.L.A Elif Özge

[close]

p. 8

Sine-Pala UZAKTAKİ ANILAR “Aşk bir rüzgar gibidir; göremezsin ama hissedersin” SAYFA 8 Landon arkadaşlarının işlediği bir suçun üstüne kalmasıyla toplum hizmeti cezası alır. Toplum hizmetinin içinde okulda yapılan tiyatroya katılmak da vardır. Şansa bakın ki Jamie Sullivan da bu tiyatroya katılmıştır. Landon ezber konusunda çok başarısız olduğunun farkına varır ve Jamie’den yardım ister, çünkü Jamie bu konuda çok yeteneklidir. Landon uzun uğraşlar sonunda Jamie’yi ikna eder. Ancak Jamie Landon’ı çalıştırmayı tek bir şartla kabul eder: Landon ona âşık olmayacaktır. Başta Landon bu şartı komik bulsa da Jamie’ye giderek âşık olmaya başlayacaktır. En sonunda Jamie‘nin onda yarattığı değişimi o da fark edecektir. Arkadaşlarının Jamie’ye sıcak davranmaması ve onun hakkında kötü şeyler yapmaları Landon’ın Jamie’ye olan aşkını kanıtlamasını sağlayacaktır. Arkadaşlarını kaybetmesine neden olsa bile Landon artık Jamie’nin elini bırakmamaya kararlıdır. Yaşadıkları hayatlar ve onlar için çizilen sınırlar farklıdır, çünkü kısa bir süre sonra Jamie kanser olduğunu ve artık hastalığının tedaviye cevap vermediğini Landon’a söyler. Landon yıkılır, Jamie’nin durumu gittikçe kötüleşmektedir. Landon ilk öğrendiği zaman durumu kavramakta zorluk çekse de sonunda yine Jamie’yi seçecektir. Ayrıca Landon’ın babası bir kalp cerrahıdır. Babası (Jamie’nin hastalığını tedavi edemeyecek de olsa) Landon’la arasını düzeltmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır ve Jamie’nin hastalığı babayla oğlun arasını düzeltecektir. Zambialıların büyük bir kısmı 40 yaşına kadar hayatta kalamıyor. Hayatta aşka mı, paraya mı, sağlığa mı, yoksa anı yaşamaya mı daha çok değer verirsiniz? Landon Carter doğduğu andan itibaren istediği her şeyi yapacak kadar paraya sahip oldu. Lisenin son senesinde aşkı tattı, sonra sağlığın önemini daha da iyi anlayarak geri kalan hayatını sevdiği kıza adayıp anı yaşamanın kıymetinin daha çok farkına vardı. Bu filmi izlediğiniz zaman pişman olmayacaksınız. Yine bir Nicholas Sparks eseriyle karşı karşıyasınız.”The Notebook “ ve yakında vizyona girecek “Last Song” filmlerinin de senaristliğini üstlenen ünlü yazar, yine kendi yazdığı kitaptan sinemaya uyarlanan mükemmel bir aşk filmiyle sizi selamlıyor. 2002’de yapılan bu film Landon Carter (Shane West) ve Jamie Sullivan’ın (Mandy Moore) birbirlerine duydukları ölümsüz aşkı konu alıyor. Landon o bölgenin en zengin ailelerinden birisinin oğludur. Okulda arkadaşlarıyla arası çok iyi olup okulun en popüler öğrencisidir. Jamie de tam tersine kitap kurdu, okulda hiç arkadaşı olmayan ama çalışkan bir kızdır.

[close]

p. 9

SAYFA 9 Jamie’nin hayatta yapmak istediği birçok şeyi yazdığı bir listesi vardır. Bunlar: Aynı anda iki yerde bulunmak, kendi yaptığı bir teleskopla gökyüzüne bakmak ve dövme yaptırmaktır. Ancak Jamie hiçbir zaman listede bulunan birinci isteğini Landon’a söylemeyecektir. Landon Jamie’nin bu isteklerini gerçekleştirmesinde yardım eder. Bir gün Landon sabah erken kalkar ve Jamie’nin evinin önünde bulunan teleskopu yapmaya gider. Landon Jamie’nin evinin önüne geldiğinde Jamie hala uyumaktadır. Jamie uyandığında kendini pek iyi hissetmemektedir. Babası bunu fark eder ve nesi olduğunu sorar, Jamie cevap veremeyecek kadar güçsüzdür, birkaç saniye sonra da bayılır. Hastanede gözlerini açtığında Landon onun elini hiç bırakmamıştır. En sonunda Landon’ın babası tarafından Jamie hastaneden çıkarılır. Landon sonunda teleskopu bitirmiştir. Jamie hayalini gerçekleştirmiştir, teleskopla yıldız kaymasını izler. Sürprizler daha bitmemiştir, çünkü o akşam Landon ona evlenme teklif edecektir. Birkaç gün sonra Jamie’yle Landon evlenirler. Landon Jamie’yle geçirdiği yazın hayatında yaşadığı en mükemmel yaz olduğunu söyler. Jamie‘yle evlilikleri fazla uzun sürmez; çünkü hayat onları birbirlerinden koparır. Jamie hayata gözlerini yumar... Filmin sonunda, Jamie’nin ölümünün ardından dört yıl geçmiştir. Landon Jamie’nin babasını ziyarete gider ve ona Jamie’ye ait bir defter verir. Jamie’nin listesindeki birinci istek bir mucizeye şahit olmaktır. Landon bunun için üzgündür, çünkü bu isteği gerçekleştiremediğini düşünmektedir, taa ki Jamie’nin babasıyla konuşana kadar. Jamie’nin babasına göre mucize Landon’dur ve aslında Jamie bütün isteklerini gerçekleştirmiştir. Landon her zaman istediği şeyi başarır. Üniversitede tıp okuyacaktır. Bu Jamie’nin her zaman ona inanmasıyla olmuştur. Filmin sonunda Landon monologuna şu sözlerle son verir: “Aşk bir rüzgâr gibidir; göremezsin, ama hissedersin.”Jamie’nin Landon’a hayatla ilgili öğrettiği çoğu şeyden biridir bu. Landon Jamie’yi daima özleyecektir Yazımın birçok yerinde film hakkında yorumumu yaptım, ancak şunu da eklemeden geçemeyeceğim. Filmin başından beri Landon’a âşık olan bir kız vardır. Zaten aşk filmlerinde de olmazsa olmazlardandır başrol oyuncusuna duyulan karşılıksız aşklar. Ayrıca Nicholas Sparks‘ın yazdığı kitaplarda da karşılıksız aşkların çoğunu görürüz. Mesela “Dear John”da Savannah’nın arkadaşının ona duyduğu karşılıksız aşk gibi; ama çoğunda da anlarız ki “aşkın gözü kördür.” Çünkü arkadaşlarının onlara âşık olduklarını anlamayacak kadar âşıktırlar başrol oyuncuları birbirlerine. Dear John”da da Savannah’nın John’a âşık olduğu ve arkadaşının ona âşık olduğunu fark etmediği gibi veya bu filmde Landon Jamie’ye o kadar büyük bir aşk duyuyor ki kendi arkadaşının ona âşık olduğunu fark edemiyor. Nicholas Sparks’ın yazdığı kitaplardan uyarlanan filmlerin senaryolarında başka bir ortak bir özellikse, platonik aşk yaşayan karakterler pasif kalmasıdır. Ya duygularını açıklarlar; ama başrol oyuncuları bir şey yapmaz ya da filmin sonunda bile arkadaşlarının onlardan hoşlandıklarının hiç haberleri olmaz. Bütün her şeye rağman Nicholas Sparks’ın yazdığı kitaplardan uyarlanan filmlerin hepsine çok güzel diyebilirim. Filmin konusunun nereden çıktığını söyleyecek olursak Jamie, Nicholas Sparks’ın kardeşini temsil eder. O da 2000 yılında kardeşini kanserden kaybeder. Bir röportajında, “Jamie aslında birçok yönden benim kardeşimi temsil ediyor.” demektedir. Yazarımızın kız kardeşinin de evlenmek istediği bir adam vardır. Sevdiği adam Danielle Sparks’ın hastalığını bilmektedir ve onu çok sevmektedir. Film ve kitap Danielle Sparks Lewis’e adanmıştır. Filmi Adam Shankman yönetmiştir. Nicholas Sparks ve Karen Janszen‘da senaryoyu yazmışlardır. Hande Göncer

[close]

p. 10

En uzun ulusal marş 158 kıta ile Yunanistan'ındır. SAYFA THE 10 P.A.L.A BOBİ-PALA

[close]

p. 11

Kaynak: bobiler.org SAYFA 11 Erdem Mümtaz Hacıpaşaoğlu Bir saat boyunca kulaklık takmak kulaktaki bakteri sayısını 700 kat artırabiliyor.

[close]

p. 12

Pala-Kitap SAYFA 12 Kitapların dünyası mı, kitaplardaki dünyamız mı? Hayatımızı her anına göre yaşamıyor muyuz? Anlık veya süreli değişimlerle biçimlenmiyor mu hayatımız? Cevapların “evet” olduğu zaten belli. Kitapların da bu “anlar” konusunda hayatımıza ciddi anlamda farklılıklar kattığı konusunda herhalde hemfikirizdir. Rastgele diyebileceğim bir şekilde elime aldığım “Yapboz” kitabından sonra Jodi Picoult’un artık benimle yollarını ayırması mümkün olmayacak. Tanıtımını yaptığım bu üç kitap diğer yazılarıma bakarak sizde bunların üçleme olduğu izlenimini yaratmasın. Birbirinden bağımsız ancak birbirini tamamlayan kitaplardır, desek yeridir. Hayatınıza farklı anlamalar ve bakışlar katmak istiyorsanız kaçırmayın derim. İyi okumalar... Hayatınızdaki en önemli varlığın kurtulması adına, hayatınızdaki en büyük düşmanınızın son isteğini yerine getirir misiniz? June Nealon iki kızı ve geç de olsa bulduğu kocası ile mutlu bir yaşam hayal ediyordu. Hayallerinden uyandığında ise gördüğü manzara bambaşkaydı: Acımasızca işlenmiş bir cinayete kurban giden kocası ve kızının cesetleri arasında, kalp nakli bekleyen diğer kızının yalvaran gözleri. New Hampshire'de 69 yıl sonra ilk kez bir mahkum ölüm cezasına çarptırılmıştı. June Nealon'un kızı ve sevilen bir polis olan kocasını öldürmekten hüküm giyen Shay Bourne. Ancak idamlık Shay Bourne'nin son bir isteği vardı: Tanrı'nın huzuruna çıkmadan günahlarından temizlenmek ümidiyle, taşıdığı kalbi hayatını altüst ettiği June Nealon'un hasta kızına vermek... Jodi Picoult bir kez daha insanoğlunun en temel duygularını sorguluyor. Merhamet ve iyiliği öğütlediği düşünülen bir sistemin aslında inananlarını kimi zaman çok daha katı ve mutsuz edebildiği gerçeği üzerine etkileyici bir roman. "Dahice anlatılmış bir hikaye." -People"Mahkum hakları ve dini tartışırken, bir yandan da anne-kız ilişkisinin derinliklerine dalan ve “kalp sahibi olma”nın gerçek ve mecazi anlamlarını sorgulayan Jodi Picoult, bir kez daha son derece etkileyici bir kitapla okuyucularına sesleniyor." -Publisher 's Weekly"Picoult kestirilemez bir ihtişamla yazıyor." -Stephen King- THE P.A.L.A Hapşırık ağız ve burundan 160 kilometre hızla çıkıyor.

[close]

p. 13

SAYFA 13 Her şeyin birbiriyle kusursuz uyum içinde olduğu durumlarda mutlaka bir kusur vardır. Nina Frost parlak bir kariyere, sevecen bir eşe, çok güzel, uyumlu ve zeki bir çocuğa sahip. Hukukçu, üstelik bölge savcısı. Bu tabloyu anında paramparça edecek saldırı nasıl ve nereden gelebilir? Küçük Nataniel'in aniden konuşmayı kesmesiyle başlayan olaylar cinsel tacize uğradığının anlaşılmasıyla gelişir ve önceden kestirilmesi olanaksız yerlere uzanır. Nina mesleği olan hukukun adaleti yerine getirmekte ne derece başarılı olduğunun muhasebesini yapar ve hayatını darmadağın eden suçun cezasını kendi elleriyle vermeye yönelir; eşi Caleb ise onun yaşattığı travmaya beklenmeyen bir tepki gösterecektir. Suç ve ceza, yargı ve adalet... Her suç cezasını gerektiği şekilde bulur mu? Her yargılama adaleti gerektiği şekilde yerine getirir mi? Gazete sayfalarında, ekranlarda her gün izlediğimiz suç sevdiklerimizden birine karşı işlense ne yaparız? Tüm bunları düşündürecek, okuru kendisi, daha da önemlisi vicdanıyla tartışmaya itecek bir roman. Sürekli bir şeyler kırılır. Bardaklar, tabaklar, verilen sözler, yürekler... Buzu kırabilirsiniz; dalgaları da; sessizlik bile bir anda paramparça olup dağılır. Zincirler kırılır; bağlılıklar, dostluklar, yeminler... Kısacası yaşamdaki birçok şey kırılgandır. En çok da yaşamın kendisine yönelik bağ... Kırık dökük bir hayatın içinde osteogenesis imperfecta hastalığıyla dünyaya gelen bir bebek: Cam Çocuk Willow. Sayısız kırıkları sarmaya çalışan bir anne: Charlotte. Buz gibi görünümü altında parçalanan bir baba: Sean. Kardeşinin kırıkları altında ezilen bir diğer kız: Amelia. Ve Charlotte'nin biricik arkadaşı ve doktoru: Piper. Buzun üstünde gezinen bu karakterlerin etik ve kişisel kararlarla ilgili söyleyecek çok sözü olacak. Jodi Picoult Cam Çocuk'ta bir kez daha edebi dehasıyla son derece kaygan bir zeminde önemli ve kışkırtıcı sorulara yanıt arıyor. "Picoult kestirilemez bir ihtişamla yazıyor. " "Picoult abartılması güç derecede iyi yazıyor. " Stephen King "Picoult sıcak konulara parmak basmakta üstatlaştı, hatta kahin seviyesine geldi. Bizi doğru ve yanlış üzerine düşünmeye zorlayışı karşısında afallamamak imkansız. " The Washington Post Zafer YAZ

[close]

p. 14

SAYFA 14 Formu-PA-la ELİF İSTANBUL PARK’TA Ketçap 1830'larda ilaç olarak satılıyordu. Bütün bir yıl beklediğim gün geldi ve rüzgâr gibi geçti. Cumartesi günü bozulan otobüs sayesinde (!) zar zor ulaştım piste. Zaten İstanbul trafiği, İstanbul Park’taki yarıştan her zaman daha heyecanlıdır. Kaza görmeden bir gün bile geçiremezsiniz. Yarışı anlatmalıyım, ama geçen yıl yaşadığım bir olayı anlatmazsam rahat edemem. İETT otobüsüyle pistten ayrıldık. Şoför bir anda durdu ve Rus bir turiste tarzanca bir şeyler anlatmaya başladı. Tabi ki ben muhteşem İngilizcemle araya girdim olayı çözdüm. Aslında tam olarak öyle olmadı, ama kalem benim elimde. Şoförün söylediğine göre turist Sultanbeyli’ye gidiyormuş. Bana biraz garip geldi ve nereye gitmek istediğini sordum. Tabii ki cevap Sultanahmet’ti. Zavallı adamı az kalsın Sultanbeyli’ye yollayacaklardı. Artık başına neler gelirdi tahmin etmek bile istemiyorum. Neyse bu kadar gevezelik yeter, piste dönelim. Tribünlere doğru giderken umarım yerim Ferrari garajının önündedir, diye içimden geçirdim. Ve tam karşımda olmasa da Ferrari garajı rahatlıkla görebileceğim bir yerdeydi. Sıralama turları başladı. İlk bölümde çok büyük bir sürpriz yoktu, ama 2. bölümde büyük bir şok yaşadım. Aslında yazarların tarafsız olması gerekir, ancak ben üzüntümü saklayamayacağım. Alonso elendi ve 12. oldu. 3. bölümde ise tahmin edilen oldu ve Mark Webber Red Bull ile pole pozisyonunu aldı. 2.lik güncelleştirmelerde oldukça başarılı olan Mclaren’den Lewis Hamilton’a 3.lük Vettel’e 4.lük ise geçen senenin şampiyonu Jenson Button’a gitti. Onları Mercedesler, Massa ve Renautlar takip etti. Tabi bu sonuçlar benim ağzım kulaklarımda geldiğim yarıştan somurtarak ayrılmama neden oldu, ama olsun. THE P.A.L.A

[close]

p. 15

SAYFA 15 Klasman, yerine oturdu diyecektim ki kafamı kaldırıp yağmur bulutlarını gördüm ve sevinçten zıp zıp zıplamaya başladım. Merak etmeyin deli değilim eğer tuttuğu pilot birinci değilse her F1 izleyicisi yağmur duasına çıkar. Çünkü güvenlik aracı piste girer ve o zamana kadar açılan tüm farklar kapanır. Tek bir hamle bütün yarışın gidişatını değiştirebilir. Türkiye’de de öyle oldu demek isterdim, ama birkaç damla yağmur düşse de pist yeterince ıslanmadığı için yine beklentiler boşa çıktı. Neyse ki son anda Alonso Petrov’u geçti ve 8. oldu. Ama Ferrari gibi bir takım için 7.lik ve 8.lik her zaman hayal kırıklığıdır. Hele bir de bu GP Ferrari’nin 800. yarışı olunca tam bir felaket oldu. Damalı bayrak göründü. Hamilton zafer turunu attı. Bir GP daha sona erdi. Türkiye için en heyecanlı yarışlarından biriydi, ama daha da önemlisi çok çetin bir şampiyonluk mücadelesi olacağını bizlere gösterdi. Red Bull ve McLaren pilotları birbirlerine düşüp tıpkı 2007’de Mclaren’de Alonso ve Hamilton’un yaşadığı gibi şampiyonluğu kaybedecekler mi? Ferrari şampiyonluk mücadelesine dönebilecek mi? Mercedes ve Renaut neler yapacak? Evet, bunlar F1 2010 dünya şampiyonasında bizi bekleyenler, ancak asıl soru Türkiye F1 gerçekten yapabiliyor mu, tribünler bu kadar boşken bir ton para verip F1’i devam ettirmeli miyiz? Ne dersiniz? Elif Tahmiscioğlu Ağızda ABD ve Canada'nın nüfusundan daha fazla bakteri yaşayabiliyor. F1’de son tura kadar neler olacağını bilemezsiniz. İşte yarış günü geldi çattı. 5 yıllık tecrübem sonucunda pilotları gezdiren kamyonun çıkacağı yerdeki tribün direklerine yerleştim ve önüne geçilen zavallı değil öne geçen uyanık oldum. Zaten bu boyla istesem de kimseyi engelleyemem. Kısa turdan sonra Ajda Pekkan İstiklal Marşı’nı söyledi. Charlie Whiting yerini aldı kırmızı ışıklar yandı ve söndü. Startta kirli taraftan kalkan Hamilton ve Button yerlerini kaybettiler. Hamilton 2’nci viraja girerken Vettel’le yan yana geldi ve Alman pilotu 3 ve 4’üncü virajlara girerken sollayarak yeniden ikinci sıraya yerleşti. Ardından Button arka düzlükte Schumacher’i yakaladı ve 12’nci virajda Schumi’yi geçti. Pit stop turlarını geldiğimizde pit stratejisinde başarılı olan Red Bulllar birinci ve ikinci sıraya yerleştiler. Tam yarış geçit törenine dönüştü derken çok şaşırtıcı bir olay yaşandı. 41. turda her ne kadar takım arkadaşı olsalar da aynı zamanda rakip olan Webber ve Vettel 11. viraja birlikte girdi. Sonunda Vettel yarış dışı kaldı Webber’de pite girmek zorunda kaldı. O anda Christian Horner’ın yüzünü görmek isterdim, çünkü pilotları kendi elleriyle birinciliği McLaren’a hediye ettiler. Bu kazadan sonra Button da Hamilton’ı geçti, ancak Mclaren’ın meşhur takım emirleri devreye girdi ve Hamilton yerini geri aldı.

[close]

Comments

no comments yet