The PALA MART 2010 - SAYI 19

 

Embed or link this publication

Description

The PALA MART 2010 - SAYI 19

Popular Pages


p. 1

The P.A.L.A Press Association of Lycée Attitudes FMV ÖZEL AYAZAĞA IŞIK LİSESİ Y I L : 2 S A Y I : 1 9 N İ S A N 2 0 1 0 SİNE-PALA İçerik Osmanlı Kartpostallarında Müzik Sergisi Editörden Pala-Hikaye Pala– Edebiyat Sine-Pala Simurg Spor Şöleni Pala-Mizah Pala-Kitap Tekno-Pala Meraklısına Sorular Karikatür Kulübü Etkinlikler 19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA ve GENÇLİK VE SPOR BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN MİHRİMAH PALA-KİTAP SPOR ŞÖLENİ RROJE SERGİSİ SİMURG

[close]

p. 2

SAYFA 2 Osmanlı Kartpostallarında Müzik Sergisi 12.05.2010 tarihinde Araştırmacı,Yazar Mert Sandalcı Bey’in koleksiyonu ve bilgisinden yararlanılarak okulumuzun öğrencileri tarafından yapılan “Osmanlı Kartpostallarında Müzik” projesinin sergi açılış töreni düzenlendi. Törende Okul Müdürü Sayın Ömer Orhan Bey ve Mert Sandalcı Bey açılış konuşmaları yaptılar. Törende okulumuz korosu, kartpostallardaki eserleri seslendirdi. Tören bitiminde Mert Sandalcı Bey’e FMV Genel Müdürü ve Kurucu Temsilcisi Sayın Dr. Turgut Binzet Bey teşekkür plaketi sundu. Açılış töreni, koromuzun seslendirdiği parçaların ardından serginin gezilmesi ve Osmanlı damak zevkine uygun İkramlarla sona erdi. Zafer Yaz

[close]

p. 3

SAYFA 3 Editörden Sevgili PALA okuyucuları, Kısacık bir aya bir sürü etkinlik sığdırdık... Büyük bir ihtişamla başlayan, ünlüleriyle, kıran kırana geçen maçlarıyla 100 Yıllık Okullar Spor Şöleni'ni, "Artık çalışmak istemiyorum, yeter!" dedirten 2. sınav kuşağını ardımızda bıraktık. Karizma Show'dan, ünlüler maçına; matematik'ten biyoloji sınavına bir sürü şeye tanıklık ettik bu ay. Yoğun tempolu, yorucu bir ay oldu aslında.Önümüzde sınavsız bir ay var şimdi... Hiç şüphesiz ki (!) bu süreyi derslerimizi pekiştirmek, sınavlardaki eksik yönlerimizi bulmak için kullanacağız (: Verimli, keyifli ve huzurlu bir ay geçirmeniz dileğiyle... 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı'mız kutlu olsun.... Erdem Mümtaz Hacıpaşaoğlu FMV Özel Ayazağa Işık Lisesi Okul Gazetesi PALA İmtiyaz Sahibi Ömer Orhan Sorumlu Müdür Yardımcısı Hakan Kulaber Sorumlu Öğretmen Zafer Yaz Editör Erdem Mümtaz Hacıpaşaoğlu Redaktör Zafer Yaz Selin Oruç E-Mail: palabasvuru@hotmail.com Yazarlar Ahmet Can Kızılcan Elif Başak Dereci E.Mümtaz Hacıpaşaoğlu Hande Göncer Oğuz Gürel Zafer Yaz Çin'de 200 milyon insan günde 1 dolardan daha az kazanıyor.

[close]

p. 4

Pala-Hikaye MİHRİMAH SAYFA 4 Mihrimah kararını vermişti. Ailesine maddi katkıda bulunmak için Büyükada’daki işe razı olacaktı. Gürsoy Ailesi’nin konağında hizmetçilik yapacaktı. Yola çıkarken aklı Alibeyköy’de ardında bıraktıklarındaydı ta ki Büyükada’daki konağa varana kadar. Ada, bahara hazırlanıyordu. Erguvanlar, mimozalar her yanı sarmıştı. Bahar, yeni güzelliklerin habercisi olabilirdi Mihrimah için. Kocaman bir avlusu vardı konağın. Mihrimah’ın hayatında gördüğü en büyük konaktı. Hayatı on sekiz yıldan ibaretti gerçi, daha görecek çok şeyi vardı. Konağın sahipleri İpek Hanım ve Kutay Bey Mihrimah’ı nazik bir biçimde kapıda karşıladılar. Tanışma faslından sonra, İpek Hanım Mihrimah’a odasını gösterdi. Burada değiştir üstünü ve hemen aşağıya gel, birkaç konu hakkında bilgilendirilmen gerek, dedi. Mihrimah hemen odasına girdi, hırkasını çıkarmaya yeltendi, fakat aniden bir ses duydu. Yan odadan geliyordu. Gitar sesiydi bu. Mihrimah hep gitar çalmak isterdi, ama maddi durumları elvermediğinden ailesi ona bu konuda destek olamamıştı. Bu gitar aşkı, içinde büyüyüp içinde bitivermişti Mihrimah’ın. Kapıya kulağını sessizce dayadı ve dinlemeye başladı. Mihrimah tam kendini kaptırmıştı ki birden kendini yakışıklı bir gencin kollarında buldu. Kapıyı açmıştı genç ve Mihrimah kollarına düşmüştü. Kahverengi, upuzun saçları gencin boynunda salınmaktaydı. O anki şaşkınlığıyla bir iki saniye kadar hareket edemedi, ama sonra bir anda kendini toplayıp geri çekildi Mihrimah. Sıkılgan bir gülümsemeyle karşısındakinin yüzüne doğru dürüst bakmadan gözlerini yere indirdi: - Çok üzgünüm, gitar çaldığınızı duymuştum ve ben de… Genç adam sakin ve insanın içine huzur dolduran bir gülüşle kızın sözünü kesti: - Sorun değil, gerçekten. Ardından, hala kızarmış yanaklarıyla gözlerini yere diken genç kıza baktı: - Yüzüme bakabilir misiniz? Mihrimah başını yavaşça kaldırdığı ilk anda, badem gibi, garip bir parıltıya sahip bir çift kahverengi göz ile karşılaştı bakışları. İçinde, kalbinde bir yerlerde uyanan hisse kulak vermek yerine mantıklı düşünmeye çalışarak karşısındaki genç adama onun gibi özgüvenle bakmaya çalıştı. - Siz işe yeni başlayan kız olmalısınız, annem bahsetmişti. Adınızı öğrenebilir miyim? - Mihrimah, efendim. Tüm bu "efendim" ve "siz"lerin konuşmalarından kalkması, yakın birer arkadaş olmaları çok zaman almayacaksa da o anki durumda bunları kullanmak en uygunuydu. Genç adam o badem gözlerindeki muzip ışıklarla Mihrimah'a baktı: - Adınızın anlamını biliyor musunuz? - Kusura bakmayın, bilmiyorum efendim. - Güneş ve ay demek. Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın kızının da adıdır Mihrimah. Mimar Sinan’ı bilir misin? Mimar Sinan Mihrimah Sultan’la evlenebilecekken Sultan başkasıyla evlendirilmiştir. Mimar Sinan derin bir tutkuyla âşık olduğu Mihrimah Sultan’a kavuşamaz, fakat ona olan aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtır. Mimar Sinan’dan bir gün İstanbul’un en güzel yerlerinden birinde Üsküdar’da Mihrimah Sultan adına bir cami yapması istenir. Sinan eserine eteklerini giymiş bir kadın siluetini verir. Ancak Edirnekapı’da, surların yakınında kimsenin bilmediği, ıssız bir tepeye aşkının gizli yalnızlığının büyüklüğünü haykıran, gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı ikinci bir eser yapar: Edirnekapı Camii. İki caminin yeri özenle seçilmiştir. Nisan, mayıs aylarında, Bayezıd Yangın Kulesi’nden bakıldığında Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş (mihr) batarken Üsküdar’daki caminin minarelerinin arasından ay (mah) doğmaktadır. Neyse, ben de Yiğit Emir. Tanıştığımıza memnun oldum Mihrimah.

[close]

p. 5

SAYFA 5 Yiğit Emir’le nahoş olmasa da garip bir şekilde tanışmıştı Mihrimah. Hayatında gördüğü en güzel gözlere sahipti Yiğit Emir. Mihrimah etkilenmişti ondan. Büyükada Mihrimah’a yeni bir umut vermişti yirmi beş yaşındaki bu harika gençle beraber. Yiğit, İstanbul Üniversitesi’nde tarih okumaktaydı. Hayat iyi bir şekilde devam etmekteydi Mihrimah için. Her ne kadar ailesini özlese de onlara yardım ettiği düşüncesi rahatlatıyordu onu. Hem zaten Yiğit Emir onu eğlendirmek için elinden geleni yapıyordu. Kimi zaman onu bisiklete bindirmişti, beraber adayı gezmişlerdi, kimi zaman ise kulüpte denize girmişlerdi. İpek Hanım, Yiğit Emir’in Mihrimah’la ilgilenmesini hoş karşılamamaktaydı. Çünkü Yiğit bir başkasıyla nişanlanacaktı. Nişan yaklaşıyordu ve yapılacak bir sürü şey vardı. Yiğit’in vaktini onunla harcamaması gerekiyordu. Nişan günü geldi çattı, Yiğit’in nişanlısı Asya pek güzel olmuştu. Yirmi iki yaşındaki genç kız da üniversitedeydi. Mimar Sinan Üniversitesi’nde okumaktaydı. Masmavi gözleri mutluluktan etrafa ışık saçıyordu. Yiğit Emir de mutluydu. Hayatlarının en güzel günlerini yaşıyorlardı gençler. Gece bitince, Mihrimah kendini vapur iskelesinde buldu. Ne işi vardı burada? Ne sürüklemişti onu buraya? Bir yıl önce adaya ayak bastığı yerde ne işi vardı? Bir hüzün çökmüştü içine, anlam veremediği bir hüzün. Dört aya kalmaz düğün olacaktı, bütün Ada halkı hazırlıklara başlamıştı. Mihrimah koşturuyordu oradan oraya. Çok yoruluyordu, içten içe de bitiyordu, ama yapacak bir şey yoktu. Asya da günden güne güzelleşiyordu ve Mihrimah’ın gözlerinin önünde gerçekleşenler konusunda yapabileceği hiçbir şey yoktu. Zaten olsa da, yapar mıydı bilemiyordu; kendi mutluluğu için Yiğit'in mutluluğunu bozar mıydı? Mihrimah hayatında hiç böyle hissetmemişti. Evet, şimdi anlıyordu. O, Yiğit’e âşıktı. Fakat âşık olduğu adam, başkasıyla evleniyordu. İçinden haykırmak, hıçkırıklara kapılıp kendini denize bırakmak geldi; ama Yiğit Emir’i üzmek istemezdi. Onun mutluluğu için yapmayacağı şey yoktu. Sonunda düğün günü geldi çattı… Nikâha yakın, Mihrimah eşyalarını toparladı ve İpek Hanım’ın çalışma masasına bir not bırakıp dışarı çıktı. Avluda misafirler vardı, bu yüzden mutfak kapısından çıkacaktı. Kapıyı açtı, tam çıkıyordu ki bir el omzuna uzandı. Yiğit Emir olduğunu hayal etti, ama Asya’ydı. Gitmen bence de daha iyi olacak. Yiğit Emir’e âşıkken burada duramazsın. Mutluluğumuza engel olursun, dedi Asya. Mihrimah Asya’ya bunu nereden bildiğini sordu. Asya, anladım işte, hissettim. Haydi, çabuk ol, kimse görmesin, dedi. Mihrimah ise ela gözlerini hafifçe kısarak: “Ona iyi bak, Yiğit Emir’i sakın üzme!” dedi. Vapur iskelesine gitti. Biraz yürüdü, kayalıklara gelince durdu. İstediği gibi özgürdü artık. Aşkını haykırabilecekti. Bağırsa duymazdı onu kimse. İmkânsızdı fark edilmek. Ne imkânsızdı bu aşk. Karşılıksız ve acı dolu… Belki kurtulabilirdi bu sancıdan, bedenini yok etse ruhu Yiğit Emir’i korumaya devam edecekti nasıl olsa. Sinan’ın Mihrimah’a olan aşkı, Mihrimah’ın Yiğit’e olan aşkıyla İstanbul’da yeniden doğmuştu, çünkü İstanbul’da aşk ölümsüzdü. Anlamıştı karşılıksız aşkın ne demek olduğunu. Ömrü boyunca onu başkasıyla görerek yaşayamazdı. Ama aşkı Yiğit Emir’i bırakmayacaktı. İleride düşünecekti Yiğit Emir Mihrimah’ın neden gittiğini. İşte o zaman anlayacaktı bir zamanlar bir aşk masalının kahramanı olduğunu. Düşünceler içinde incecik bedenini bıraktı Marmara’ya birden Mihrimah. Bir zamanlar Yiğit'le yüzdüğü, içinde şakalaştıkları o mavi deniz, kendini ona bırakan genç kızı kucaklarcasına aldı içine. Dalgalar büyüdü bir anda, güçlenip kıyıya vurdu. Ardından derin bir sessizliğe gömüldü etraf. Sanki tüm dünya durmuş, martılar susmuş, suskunluk her yere hâkim olmuştu. Ada sanki büyük bir aşkın bitişi üzerine yas tutuyordu. Biraz sonra sessizlik bitecek, aynı telaşlar yine başlayacak, dalgalar yeniden kabarıp vuracaktı kıyıya. Hayat devam edecekti. İstanbul’da güneş ve ay olacaktı, ama Mihrimah olmayacaktı artık. Güzeldi aşk. Güzeldi, ama yakıyordu canı. Can da dayanamadı. Her aşk, karşılıklı olamaz. Her aşk, mutlu etmez. Her aşk, fark edilmez. Aşk, âşık olduğuna canını feda edebilmek ve onun için, acıtsa bile her şeye göğüs germektir, derdi annesi Mihrimah’a … Sen yoksun artık anla yeryüzünde bir o var Onun elleri var, gözleri, dudakları Anlarsın tenin beslediği zaman toprakları Ve hala seversin zaman bitinceye kadar (Ümit Yaşar Oğuzcan) …Baharda süslenir Büyükada erguvanlar, mimozalar ve bahar çiçekleriyle. Ada, kimi aşklara yelken açar; kimi aşkları da boğar o güzelim denizinde… Elif Başak Dereci

[close]

p. 6

Pala-Edebiyat Yegâne Mecburiyet SAYFA 6 Hatıralar sarmışken dört bir yanımı, Anılar bırakmazken bir türlü peşimi, Dakikalar geçmek bilmezken bir türlü, Aklımda, dudağımda ve kalbimde tek bir sözdün, Lâkin artık hem aklımın, hem dudağımın, hem kalbimin tek sahibi... Çizgi romanlarda konuşma her zaman soldan başlıyor. Düşlerimde sınırlı değilsin sadece... Esaretim değil beni sana bağımlı kılan! Gülümseyen bu yüzüm değil, her gece sana ağlayan Duymuyorum, görmüyorum, işitmiyorum artık sensiz bir günü Lâl olmanın; ya da bazen üç maymunu oynamanın haklı keyfini yaşıyorum... Hani ağlamak istersin, gözlerinden yaş gelmez... Hani gülmek istersin de yürekten gülemezsin bir türlü. Bazen birini beklersin ya o, hiç ama hiç gelmez... Seninle beraber ağlamak, seninle gülmek istiyorum. Hiç şüphesiz ki sensizlik zor! Eminim ki dayanamam! Yemin ederim ki ben sensiz yaşayamam! Zaman geçmek bilmez ki... Anlar, anılar, yarınlar sensiz anlamsız! Mevcudiyetimin yegâne mecburiyetisin... Erdem Mümtaz Hacıpaşaoğlu THE P.A.L.A

[close]

p. 7

SAYFA 7 Something From the Heart I saw someone Who was put in a cradle Touched by the purity Of freedom and unintended glee I heard a tender laughter So beautiful is her hair That covers the sweetness of her face From the eyes with a glittering charm To the flattering lips that make her smile Gracious is the only breath That streams down love to me From the moment I saw her I felt differently… I know more than I want to, When I think more than I’m ought to For something different Something from the heart Has befallen on me… THE P.A.L.A Ahmet Can KIZILCAN

[close]

p. 8

Sine-Pala SAYFA 8 İnanın bana bu filmi kelimelerle anlatacak kadar güzel bir cümle kuramadığım için yazıma böyle bir başlangıç yapıyorum. Erik Ponti -büyük bir ihtimalle bu karakteri daha önce duymadınız- hayatında yeni bir sayfa açmak için yatılı bir okula gönderilir; ama yatılı okulda yaşadıkları yüzünden Erik hiçbir zaman kendi kimliğinden vazgeçmeyecektir. Hani derler ya : “Ben iyi adamdım, beni hayat şartları bu duruma getirdi.” Erik için bu geçerli değildi. Üvey babası tarafından dayak yediği halde annesinin bu duruma ses çıkarmaması izleyiciye bir “of “ çektiriyor. Film aslında Erik’in ailesinin yaptıklarından daha kötülerinin yapıldığı, zenginlerin gittiği bir yatılı okula gönderilmesiyle başlıyor. Annesinin oğlunu evden uzaklaştırmak ve oğlunun daha fazla acı çekmemesini sağlamak için parasının büyük bir miktarını bir yatılı okula yatırması kesinlikle iyi bir anne olduğunu göstermez yine de. Film izleyiciye birçok yönden ders veriyor, ama bana göre verdiği en büyük ders, güçlülerin hayatta kaldığı bu dünyada yılmadan ayakta durmanın önemidir. Bir İsveç yapımı olan bu filmin yönetmen koltuğunda Mikael Håfström oturuyor. Başrol oyuncusu da Andreas Wilson’dır. Eğer “ You Don’t Know Me “ kitabını okuduysanız Erik’i John karakteriyle özdeşleştirebilirsiniz. Coca-Cola ilk üretildiğinde içinde kokain bulunuyordu. Bu madde 1903 yılında çıkartıldı.

[close]

p. 9

SAYFA 9 Ayrıca Erik çok iyi bir yüzücüdür ve yüzmek ona savaşmak için bir neden daha verecektir. Suyu eviniz gibi hissediyorsanız Erik’i anlayacaksınız; çünkü Erik’le aynı duyguyu paylaşıyorsunuz. Ona bu yolda yardım eden kişiler arkadaşı Pierre ve spor öğretmeni olacaktır. Erik, dürüstlük ve iyilik uğruna savaşırken gerçek aşkı tadacaktır; ama hayatın pürüzlü yollarında yürürken karşısına çıkan engeller gerçek aşkı engelleyecek kadar güçlü müdür? Bunun cevabını filmi izlerken bulacaksınız. Hemen hatırlatayım Erik, sadece öğrenci kontrolünde olan ve öğretmenlerin sözünün geçmediği, sadece sert kuralların olduğu bir okulda okumaktadır. Film 2004’te En İyi Yabancı Film Oscarı‘na aday gösterilmiştir . Bu filmi izlememi sağlayan Ahmet ağabeye çok çok teşekkür ederim. Hande Göncer

[close]

p. 10

SAYFA 10 Simurg (30 Kuşun Hikayesi) Rivayet olunur ki kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da Batı’da bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir. Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi: İstek, Aşk, Marifet, İstisna, Tevhit, Hayret ve Yokluk vadileri. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş... Walt Disney fareden korkuyordu. Aşk Denizi’nden geçmişler önce. Ayrılık Vadisi’nden uçmuşlar. Hırs Ovası’nı aşıp Kıskançlık Gölü’ne sapmışlar. Kuşların kimi Aşk Denizi’ne dalmış, kimi Ayrılık Vadisi’nde kopmuş sürüden. Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle. Önce Bülbül geri dönmüş, Gül’e olan aşkını hatırlayıp; Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış; Baykuş yıkıntılarını özlemiş; Balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen altıncı vadi "Şaşkınlık" ve sonuncusu yedinci vadi Yok Oluş’ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir. “Murg" ise "kuş". Simurg'un yuvasını bulunca öğrenmişler ki "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. Otuz kuş, anlar ki aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur. Simurg’u beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır. THE P.A.L.A http://www.santharia.com

[close]

p. 11

SAYFA 11 YÜZ YILLIK OKULLAR 8. SPOR ŞÖLENİ Bu yıl 8’incisi düzenlenen “100 Yıllık Okullar Spor Şöleni” görkemli bir törenle açıldı. FMV Genel Müdürü ve Kurucu Temsilcisi Sayın Dr. Turgut Binzet Bey’in yaptığı açılış konuşmasıyla törene devam edildi. Okulumuz öğrencilerinden oluşan dans grubu modern dans gösterisi sergiledi. Işık Üniversitesi Karadeniz Halk Oyunları Ekibi kemençe eşliğinde gösterisini sundu. Basket şovlarının artık vazgeçilmezi olan “Karizma Show” renkli gösterisini sundu. Karizma, gösterisine gönüllü seyircilerini de katmayı ihmal etmedi. Göstericilerin doğaçlama şovları görülmeye değerdi.

[close]

p. 12

SAYFA 12 Spor şöleninin en anlamlı anlarından biri de eski milli futbolcularımız ve Işık Okulları lise öğrencileri arasında yapılan futbol müsabakası oldu. Maç amacına uygun barış mesajı verecek nitelikte berabere (5-5) bitti. Maç sonunda milli futbolcularımızla hatıra fotoğrafları çektirildi. FMV Işık Okulları 100 Yıllık Okullar 8. Spor Şöleni etkinlikleri kapsamında “Spor, Sevgi, Kardeşlik” konulu panel düzenlendi. Panele Stelyo Berberakis, İbrahim Kutluay katıldı. Panel oldukça samimi, sıcak bir ortamda gerçekleşti. Panelde başarılarıyla göz dolduran İbrahim Kutluay ilgi odağı oldu. Panel sonrasında sorulan sorulara içtenlikle cevap veren panelistler alkışlarla uğurlandı.

[close]

p. 13

SAYFA 13 Spor şöleninin bir de emektarlarını görelim. Sunucumuz Görevli öğrencilerimiz Görevli öğrencilerimiz. Sporcularımız Hakemlerimiz THE P.A.L.A Avustralya'da yapılan en uzun sosis 11 kilometre uzunluğundaydı.

[close]

p. 14

SAYFA 14 14–17 Nisan 2010 tarihleri arasında düzenlenen, FMV Işık Okulları 100 Yıllık Okullar 8. Spor Şöleni, planlandığı gibi futbol, basketbol, voleybol ve masa tenisi branşlarında sorunsuz şekilde tamamlanmıştır. Spor Şölenine bu sene 24 okul katılmış, 720 sporcu-öğrenci mücadele etmiştir. Spor Şöleni sonunda oluşan dereceler şu şekildedir. Spor Şöleninde Dereceye Giren Okullar, Basketbol Voleybol Futbol 1. Davutpaşa Lisesi 2. Sultanahmet Ticaret Mes. L. 3. Sultanahmet End. Mes. L. 1. FMV Ö. Erenköy Işık Lisesi 1. Ö. Avusturya Lisesi 2. FMV Ö. Ayazağa Işık Lisesi 2. Ö. Esayan Ermeni Lisesi 3. Ö. Amerikan Robert Lisesi 3. Beyoğlu Anadolu Lisesi Masa Tenisi Bayanlar 1. Vefa Anadolu Lisesi 2. FMV Ö. Işık Lisesi 3. Ö. Esayan Ermeni Lisesi Erkekler 1. Ö. Üsküdar Amerikan Lisesi 2. FMV Ö. Erenköy Işık Lisesi 3. Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi THE P.A.L.A

[close]

p. 15

Kaynak: bobiler.org Pala-Mizah Erdem Mümtaz Hacıpaşaoğlu Dünyada her yıl gerçek paradan fazla Monopoly parası basılıyor. SAYFA 15

[close]

Comments

no comments yet