Birnokta Dergisi Sayı 165

 

Embed or link this publication

Description

Birnokta Dergisi Sayı 165

Popular Pages


p. 1

AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ • 15. YIL EKİM 2015 . SAYI 165 birnokta.net @ist_birnokta • BÜNYAMİN K. • BÜNYAMİN DURALİ • SUAVİ KEMAL YAZGIÇ • NUH ER • RESUL TAMGÜÇ • ÖZCAN ÜNLÜ • MERYEM ÇELİK • ARİF DÜLGER • TAYYİB ATMACA • KADİR ÜNAL • EROL YILMAZ • AHMET ŞEFİK VEFA • FATİH TÜRKYILMAZ • ENGİN K. DEMİR • AHMED SADREDDİN ÖZTÜRK • RASİM DEMİRTAŞ • ERDAL NOYAN • İBRAHİM KAYA • SIDDIK ERTAŞ • ULAŞ KONUK • ABDURRAHMAN ADIYAN • MEHMET BAŞ • TUNCAY GÜNAYDIN • ADEM DÖNMEZ • NECMEDDİN ATLIHAN • ÖZAY ASLAN • EZGİ FATMA AÇIKGÖZ • MUSTAFA NURULLAH CELEP • AYKUT NASİP KELEBEK • VEDAT ALİ ÖZKAN KAYACI • 8

[close]

p. 2



[close]

p. 3

İÇİNDEKİLER 2 Hepimiz Yoksuluz Bünyamin K. 3 Aşk Karşılıksız ve Lümpendir Bünyamin Durali 5 Yanlış Meczub Suavi Kemal Yazgıç 6 Yalnız Bıçak Nuh Er 7 Kaçkın Göz Resul Tamgüç 8 Ben Meseli - 30 Özcan Ünlü 9 Kırlangıç Öğüdü Meryem Çelik 10 Derviş / Benim Arif Dülger 11 Diriliş Sancısı Tayyib Atmaca 12 Siyah Kuğu Kadir Ünal 13 Bazen Olur Erol Yılmaz 14 Uçmayı Öğrenemedim Ahmet Şefik Vefa 15 Kırılgan Seyyah Fatih Türkyılmaz 16 Yeşile Boyanan Sessizlik Engin K. Demir 18 Hantal Bir Gebe Kedi Gibi Ahmed Sadreddin Öztürk 19 Düşünce Rasim Demirtaş 20 Aykırı Erdal Noyan 21 Rüya İbrahim Kaya 24 Cin Sıddık Ertaş 25 Ses Kaçakçısı Ulaş Konuk 26 Terzi ve Nalbant Abdurrahman Adıyan 27 Yakışı Kalır Mehmet Baş 28 Son Azı Diş Tuncay Günaydın 30 Numan’ın Hikâyesi Adem Dönmez 32 Moskova’nın Halleri Necmeddin Atlıhan 35 Almanya Mektupları Özay Aslan 36 Ölüm Cepte Özay Aslan 38 Bir Yazarın Kaleminden “Barışa Çağrı” Ezgi Fatma Açıkgöz 40 Değince Dokununca Mustafa Nurullah Celep 43 Bir Geçiş Dönemi Dergisi: Dergâh Aykut Nasip Kelebek 46 Alevden Denizler Mumdan Kayıklar Mehmet Baş 47 Aforizmalar Vedat Ali Özkan Kayacı Kapak görseli : Bünyamin K. 165 EKİM EDİTÖR’DEN Saçma değil anlam; kaos değil âhenk ama kaosu da içeren bir âhenk; olmayacak bir şey, insanca onurluca kardeşlik; emek, dayanışma, paylaşma ve vermeye dayalı insanlık durumları; cesurca “sulh”; sözün göğü emdiği emzirdiği “helâl ses”; Anadolu’nun apaydınlık yüzü ya da Kırımlı’nın adlandırmasıyla “ak topraklar”ın apaydın sevgi yurdu olduğu olacağı zamanları çağıran ve her saniyesi “ıstırap çiçekleri” ile dolu zamanlar. Ve elbette “vakit de mahlûktur ve onun da eceli vardır”, eceli gelmeden vaktin, bitmeden zaman denen mekan, anlamı söze, sözü hayata dönüştüren “edebiyat gökkuşağı” altından geçirirken tutulan niyetin sağılıklılığı. “Gelecek bir mübârek vakte hazır olunuz” diyen Fethi Gemuhluoğlu göçeli otuz sekiz yıl, Kerbelâ’da Hz. Hüseyin destanı insanlığa armağan olalı binüçyüzyetmişbeş yıl oldu. Daha dün gibi... Gönle esin, bilince besin günler. Birnokta sayı yüzaltmış beşle merhaba! “Merhaba insanadır!” MS İstanbul Bir Nokta Aylık Edebiyat Dergisi ISSN: 1303-4316 - Ekim 2015 - Sayı 165 www.birnokta.net, istanbulbirnokta@hotmail.com, arslanmurat@turk.net • Monad Film ve Tanıtım Hiz. Ltd. Şti. adına Sahibi Harun Raşid MEMİŞ • Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Murat ARSLAN • Yayın Yönetmeni Mürsel SÖNMEZ • Görsel Yönetmen Murat ARSLAN • Düzelti Ulaş KONUK • Yönetim Yeri Burhaniye Mah. Abdullahağa Cad. Enveriye Sok. No:26/2, Üsküdar 34676 İstanbul Tel: (0216) 557 82 87 Faks: (0216) 557 82 85 • Yazışma Adresi Örnek Mah. Şehid Cahar Dudayev Cad. No:32 Ataşehir 34704 İstanbul Tel: (0216) 324 36 05 • Posta Çeki Hesabı Necmettin H. Atlıhan - 5636247 Yıllık Abone Bedeli: 80.-TL / Kurumsal Abone Bedeli: 160.-TL • Yayın Türü Yerel Süreli • Baskı Tarihi Ekim 2015 Baskı Şan Ofset, Hamidiye Mh. Anadolu Cd. No:50 Kağıthane, İstanbul Tel: 0212 289 24 24

[close]

p. 4

165 EKİM Hepimiz Yoksuluz Bünyamin K. Yıllar önce bir köşe yazarının, köşesinden K. ailesine bir tebrik mesajını okumuştum. “K. ailesinden falancanın bir erkek evladı dünyaya gelmiş, aramıza hoş geldin bebek!” Bunu bütün iyi niyetiyle yazmış olduğu belliydi. Garip olan tarafı şu idi; bebek aramıza gelmemişti. Çünkü köşe yazarı beyefendinin bir arabası bile yoktu. Oysa o bebeğin doğar doğmaz bin arabası vardı. Niçin aramıza almıştı o bebeği, bilmiyorum. Doğduğu gün bin taşınmaz, bin taşınır, bin de yükte hafif pahada ağır malları olan azınlıkları bir kenara koyarsak maddesel anlamda hepimiz fakiriz. Şu orta gelirliler, biraz yüksek gelirliler, daha yüksek gelirliler dahil hep fakiriz. Bir çoğumuzun bir fakirlik anısı vardır ki her anı bir kallavi hikayedir. Geçen günlerde bazı ünlülerin yoksulluk çektiği günlerle ilgili bir yazı okumuştum. Yazıda garip yoksulluklar vardı: Edgar Allan Poe’nin karısı açlıktan ölmüş,kendisi de öldüğünde beş parasız olduğu için cenaze ücretini meyhaneden toplamışlar. Mehmet Akif’in bir paltosu bile yokmuş. Peyami Safa telefonunu satmak zorunda kalmış… Bu örneklerin daha benzerleri ve beterleri var. Yeryüzüne inmenin birinci koşulu yoksulluğu göze almaktır. Bu her şey kısıtlı olduğu için mi yoksa şu imtihan dünyasının jokeri midir bilinmez. Dünyaya tepeden baktığınızda bomboş görünüyor. Biraz yaklaştığınızda ve iyice yaklaştığınızda bu boşluğu daha net görüyorsunuz. Bu bakış için internette bir harita bulmanız akıllıca olacaktır. Çünkü bir uçak yolculuğunda bunu kısmen yapabilirsiniz. Bir uçak kiralamanız da mümkün değil zaten. Üç boyutlu bir haritadan bakmak akıllıca. En kalabalık şehirlere bu şekilde bakalım, yaklaştıkça şunu göreceğiz; tıka basa dolu İstanbul bile ancak aşık kemiklerine kadar dolu. Gırtlağına kadar dolu neresi var ki? Yoksulluk, gökten bir yere atılıyor ve insanlar oraya üşüşüyor. Yoksulluğu tepe tepe kullanabilmek için insan kaynıyor o yer ve yerler. Babamın anlattığı bir hikaye vardı: Adamın biri tepeler aşıp şehre yaklaşı- yor. Hikayedeki şehir Maraş. Yüksekten bakıp gördüklerine şaşırıyor: insanlar telaş içinde ve kalabalıklar adeta kaynıyor. Orada birine soruyor “Nesi var bu insanların?” O biri bilge biri olmalı ki “Biri iğnesini kaybetmiş, onu arıyorlar” diyor. Sonra adamımız o kalabalıklarda iğneyi buluyor ve yakasına takıp tepeye çıkıyor ve şehre dönüp “Karcaş Maraş karcaş! iğneyi bulan buldu” diyor. Şöyle bir dönüp baktığımızda uçsuz bucaksız kaynaklar, topraklar. Buna rağmen her şeyi idareli kullanmayı öğreniyoruz. Mavi kapak toplamaktan, inek gübresinden köpek gübresine kadar her şey iktisat ve idare için. Denizler kuruyacak diye korkuyoruz. Susuzluktan ölen insan haberleri alıyoruz. Açlıktan ölüyor insanlar, ciddi ciddi. Kuşbakışı iyice yaklaşıldığında, örneğin İstanbul’a; insanın gücüne gidecek, onuruna dokunacak, feryat figan hem akıl almaz yoksulluklar görülecektir. Bu maddi bir yoksulluk ve bu yoksulluğun ötesinde insanlık melikesini ezim ezim ezen, insanı akıl almaz hallere sokan korkunç bir hastalık. Bu hastalığa öyle mecburuz ki. Hem öyle bulaşıcı ki… kadınıyla erkeğiyle herkesi inciten, yetmezmiş gibi değiştiren, bozan, çirkinleştiren bir hastalık. Hem ruhen hem bedenen çirkinleştiren… cüzamlı gibi veya üstüne asit dökülmüş gibi, barut patlamış gibi duran ne çok yüz var. Bütün gün kazanmanın yollarını hesaplıyoruz. Bunu çok küçük yaşlarda yapmaya başlıyoruz, emekleyen gövdemizi ileriye atmak için. Bunu iyice yaşlanıp her tarafı iflas eden gövdemizin titremesine eşlik ederek umutla yapıyoruz. Kazanırsak geride kalan insanlar için iyi bir örnek olabileceğiz. Dünya insanlarının ne kadarı sokakta yaşıyor ve ne kadarı açlık korkusuyla ömür bitiriyor, bunu az çok biliyoruz. Dünyanın her yanı, ele avuca gelen her maddesi, bir çatı kurmak, bir lokma yapmak için yaratılmış olmasına rağmen biliyoruz ki insan yoksulluklar yaşamak için yaratılmış. Maddi ve manevi yoksulluklar bir iğne için, bir iplik için. 2

[close]

p. 5

165 EKİM Aşk, Karşılıksız ve Lümpendir Bünyamin Durali Bir zamanlar, Türkçe şiirin önde gelenlerinden sayılan; günümüzdeyse, kabuğuna çekilmiş görünen (gayet iyi etmiştir geriye çekmekle kendini; edebiyat tecimevi’nin ağababaları, kendi necâsetleriyle eğleşsinler biraz) İsmail Uyaroğlu’nun küçücük bir şiirini çok severim. O şiiri ilk okuduğumda allak bullak olmuştum. Birkaç kez okuyunca da, ezberlemiş oldum. Aradan yıllar geçti, hiç unutmadım, mırıldanırım arada bir. Şiirin adı “Sevme Beni”ydi sanıyorum, tam emin değilim ama. Şöyleydi o şiir: “Sevgilim sevme beni Sana bir şey veremem Gördün işte, ancak bir cehennem Bir de belki sârâlı kelimeler Ki karanlık hepsi ve uğulduyor Şairim ben, sevme beni Yolum yokuş, sevdam zor.” Şair, sevgilisine “sevme beni” diyor; ben sevilecek adam değilim, demeye getiriyor. Ben seveyim yeter, ek olarak senden sevgi dilenemem; dilenmek de ne, senin beni sevebilme ihtimalinden bile ürkerim, diyor. Öyledir özgeci şairler, aşk’ın tek kişilik bir sevme eylemi (aşk’tan yüce eylem var mı?) olduğu bilgisini, dikeyine temellük etmişlerdir. Severler ve karşılık beklemezler. Bekler gibi görünseler de beklemezler; kendi sevme sinerjilerinin bastırılamaz yoğunluğudur onları buraya getiren. Kavuşmasızlıkla bezenmiştir alınyazıları. Bir şair karakterinde rastlanması kimilerince tuhaf karşılanabilecek, mukadderata boyun eğme, aşk’a tevekkül etme becerisidir burada yürürlükte olan: yazılmamış aşk yasalarının işletilmesidir. Uyaroğlu, şiirinin ilmek ilmek çözülmesi hâlinde anlaşılabileceği üzere, tadında bırakmıştır duygularının serencâmını. Daha ileriye taşımak, yaşadığını mutlaklaştırmak istememiştir. Kadirbilmezliğin batağına yuvarlanacaktı yoksa, farkındadır. Ben sevme diyorum ama ya severse, endîşesini terketmemiştir. Severse de sever, kimsenin sevebilme potansiyeline ve kinetiğine ipotek koyma hakkım yok benim, der gibidir. Orada kalmaz, sevişir bu endîşesiyle, usul akan yeraltı ırmaklarının diliyle sevişir. Gizliden-saklıdan sevinir hattâ: bir severse? “Gördün işte, ancak bir cehennem” derken, sana cennetler bağışlayamam, bu kadarım ben, çok çok “sârâlı kelimeler”im var işte, diyebilir ancak; o kelimelerin hepsinin karanlık olduğunu ve uğuldadıklarını da teslim ederek. Sonunda, meydan okuma faslına geçer: görmüyor musun, “Şairim ben”, duyguların linç edildiği bu “çok çiğ çağ”da (Necatigil), duygularından başka tutunacak tek dalı olmayan biri sevilir mi hiç, sevildiğinde bahtiyarlık uç verir mi oradan, demektedir aslında. Ben, Uyaroğlu, sevgilisine her ne kadar, “sevme beni” dese de, “beni sev” demek istediğini sezinlemesem de; öyle seslenmesini arzuladığımdan olacak, tutmuş bir şeyler çiziktirmiştim. Uyaroğlu’nun şiirinin yanında ve gölgesinde bile, benim şiirciğimin lâfı mı olur; olmaz da, onun şiirine ironik bir yollama olsun, onun şiirinin içeriğinde kendini onarsın diye, benimkini de yazıyorum buraya: 3

[close]

p. 6

165 EKİM “BENİ SEV serçelerin sırdaşı olan sevgilim beni sev benliğimde iyimserlik fırtınasını estir tıraşsız yüzümü sev bıraktığın adresteki şu berduş ve canhıraş bakışlarımı harabelerde kanayan ömrümü kısacası sevdanın odak noktasındaki duruşunu al suskunluğun genleştiği mahzende sevişelim sevgilim, beni sev bir halkın alınyazısını nasıl seversen…” Şunu diyeceğim: İsmail Uyaroğlu’nun şiiriyle benim şiirim, aynı şeyi vurguluyor aslında: Aşk’ın imkânsızlığını!.. Ayrıldığımız nokta: Uyaroğlu “beni sevme” derken, ben “beni sev”sin de diretiyorum. Tanrı Janus da zıt yönlere bakıyordu, o zıtlıkları tanrısallığının potasında eriterek. Böyle bir şeydir aşk: zıtlıklardan yaratır, pırıltısını da / zırıltısını da!.. Ahmet Erhan’a, aşk kasırgasından şiirler fışkırtan o şaire bırakıyorum son sözü: YENİ “Yağmurda ölürüm, su çeker bedenim Bir yeraltı ırmağı olur gömülünce Ben bu dünyada bir tek hayat’ı sevdim Karşılıksız aşkların lümpenliğince” (“Yağmurda Ölürüm” şiirinden) Aşk: karşılıksız, üstüne üstlük lümpendir. Şaşıracak ne var bunda? Ahmet Erhan doğru söylüyor. 4

[close]

p. 7

165 EKİM Yanlış Meczub Suavi Kemal Yazgıç yitik teğetlerim böyle yeğlendim haritam yıtık pusulam kırık kuyuya inen kovasız kalmış ipim ne çeksem nafile yanlış meczubum cezbem yanlış kanallarda akarken kesilmişim bir kez kesilmiş damarlarımda akan yanlış renklere böyle boyamış beni bu derin küplere basıp çıkaran basıp basıp çıkaran yanlış kalmışım herkesin nazarında doğrusunu bilenler eğriye seçmişler beni kartvizitim yanlış düşmüş yapışmışım bir yaftaya yanlış cezbedilmişm bir kez yanlış kapaklarım açılmış ve akıp geçmişim aranızdan med ile cezir arasında böyle paylaşılmışım ve sürekli paylanmışım sürekli yanlışlanmışım aranızda adımımı atsam oynayan taşa düşmüş adım ve sizin aklınızdan teslim edilmişim noksanların katına pata düşmüşüm bir kez potaya gele gele hep gele taşım rehin alınmış yanlış tavlada 5

[close]

p. 8

165 EKİM Yalnız Bıçak Nuh Er Rasül’e aheste biler imdat kıvılcımlar aheste ses sarhoş ve keskin bir tek hurma kuyulanmış turnalar göçü alfabeyi kanatlandıran şiir demler dipsiz gözlerinde arılayın bir kurt alayı geçer hayali hendeselerle bitap kurşun ve kuş logaritmaları ama at izlerinden tonoz ve sütun çelik ellerinle parlatadurduğun ölüm vaktidir 6

[close]

p. 9

165 EKİM Kaçkın Göz Resul Tamgüç kaçırma gözlerini yangınımdan dönme köşeyi, o sokak ıssızlık o sokak iğneli fıçı girme yokuş aşağı salacaklar seni gitme, dur çiğ düşmüş çimenlere uzanmak değilse de sevmek uzanıp bulutları izlemektir kaçırma gözlerini yangınımdan bende birazdan gece olacak bedir halinle gel, sol yanıma kağıda akan mürekkep kurumadan gel, geç yangınımdan kaçırma gözlerini yangınımdan göz, gözede ayrı görür dil, ağızda ayrı söyler ruh bedenden ayrı sever çakar gözlerin ilk kıvılcımı yangınım yangınım bende ayrı yanar odanın lambası benden ayrı ışır dokunmaz karanlığıma kaçırma gözlerini yangınımdan kaçma o sokağa şehir benden başka bende başka şehir kaçırma gözlerini yangınımdan girdiğin o sokak fare deliği, dur gel gir sol yanım, bülbül yuvası sen yangınıma dokun, ben ise ellerimden ayrı dokunur dudaklarımdan ayrı öperim sen dokun olur, olmuş olan olacak olan 7

[close]

p. 10

165 EKİM Ben Meseli - 30 Özcan Ünlü Geçti o günler –belki- sokaklara yara bantları Tankların namlusu kendine dönük İçine kaçmış kurşunlar şişirmiş silahları Tarlalar daha gümrah saçların gibi baba Ömer Muhtar asaletiyle titreyen saçların Ne çok öldük baba ölüyoruz durmadan Yüz yıldır ölüyoruz bin yıldır bir ulu çınar Gibi üstümüzde gerinse de tarihin fiyakalı zaferleri Türk olup ölüyoruz Kürt olup Çerkes olup Zaza olup Rum olup Bunları biliyorsun tanıksın ‘elestü birabbiküm’den beri Hiç değişmedi düzeni dünyanın değil mi baba Korku tünellerinden geçtin ülkenin genceciktin Sonra yeşil vadilerinde sürgün yedin hayatın Her tel saçında çağın kirli yansıması Partiler çöplüğü demokles muhtıralar IMF Sonra AB Schengen Somali Afganistan Arakan FBI MI5 Suriye ve mülteciler ve ölüm yine baba Toplamış olsan da dengini dünya bozmuyor düzenini işte Neden hep biz ölüyoruz baba mesela neden sen Hep gitmeye atıyorsun adımlarını gülerken bile Dudağının kenarında bir elveda tebessümü Mutlaka bir izahı vardır erken ölümlerin Mesela hayatı fiyaskodur adamın ve erken gitmelidir Aşktır belki onu çekip alan hayatın keyifli kollarından Kan davası bir kaza kurşunu yahut kalleş bir pusu Ama sen daha tomurcuk nedir bilmeden girdiğin Şarkılar türküler arasında yürüdüğün dünya bahçesinde Şimdi bırakıyorsun her şeyi sana ait olan ve olmayan Rabbim affet! Daha kaç bayram öptüm ki elini Kaç kurban kestik kaç ramazan kaç beyaz mendil Siyah iskarpinin izi bile düşmedi toprak yollara Rabbim affet! Gürültülü bir çığ düşüyor babam inledikçe Hükümet devriliyor ikiz kuleler yıkılıyor 28 Şubat soframızda Yerkürede vertigo! Rabbim affet! Hazır değilim daha Tam dönmüşken kalbine kalbimden söküp almana Bir çay içimlik bir sigara tütümlük biraz daha 8

[close]

p. 11

165 EKİM Kırlangıç Öğüdü Meryem Çelik Bilinse ne büyük sadeliktir Şu kırlangıç düğümleri Sarkaçları dindirir sığmayıp zamana Beraberinde mühürlemiş tapınaklarla Süzülerek sislerin ferasetini yıkar Kırlangıçlar uçuşur Sabahtır onlardan artakalan Doğa bir elçiydi Göç vakti gözleri yola çevirendi Ama nasıl da tutulduk O bahçelerden boşalan rayihalara Bundan sonraki çırpınışlar Sırları ortaya saçar yalnızca İyisi sükûtça üşümeli Ne olup bitiyorsa Bir mum aydınlığı kadar İnsan vazgeçtiği kadar Peki ya tükenen kim bu seyirlikte? 9

[close]

p. 12

165 EKİM Arif Dülger’den İki Şiir DERVİŞ sırlı rüzgâr yakıyor ellerimi, toz toprak içinde hasret kokusu. her taraf kara girdap kaybolmuşum, sorular: zihnime asılı çengel. her nefret karanlığı büyütüyor, kan ter içinde muhabbet uykusu. sayıklaya sayıklaya durmuşum, zaman: paslanmış, kırık bir çatal. asık suratlı bezirgân gülüyor, sonsuz keder içinde inleyip duran, bahtı kara yalnıza üzülmüşüm, bir derviş: esen duran kahır. BENİM bekleyen benim uçurumun kıyısında, onca acıyı tevekkülle karşılayan. ihanetin gölgesinde ışık hızının, büyüsüne aldanarak avunan benim. aşkın ham kovanında kavruk olan benim, naz çilesine soyunup ilk başkaldıran. dağın yamacında cilalı gözyaşının, sahibi benim: sessizliğin tek incisi. yanardağ benim bozkırın tam ortasında, sararmış buğdağ başaklarını okşayan. dalgalı saçları gibi bir sevgilinin, mavi gözlerinde kaybolan deniz benim. gül bahçesinde suskun ömrü geçen benim, servi gölgesini bülbül ile bekleyen. sarsak kalleş define avcısı feleğin, habercisi benim: korkak gecenin teni. 10

[close]

p. 13

165 EKİM Diriliş Sancısı Tayyib Atmaca Bayırbucak Türkmenlerine Bir yanımız esed zulmü bir yanımız işid zulmü Gül atacak kimsemiz yok kurşun dersen hak getire Kendimizden başka bir yer bulabilsek göçeceğiz Vuruşarak ölmek güzel ama bir de aması var Dikiş tutmaz yaralara duçar oldu yüreğimiz Adı bizden soydaşların sırtımızda kaması var Bu münafık sahnesine her hafta bir oyun çıkar Okyanusun ötesinde neler döner biz bilmeyiz Beş yüz yıldır buralarda gel nöbete git nöbete Cezalı bir tanka döndük dönüp ardına bakan yok Sesimizi duyanların sağırlaştı kulakları Ocağımız talan oldu çıramızı bir yakan yok Al bayrağın gölgesinde serin serin yatın durun Balkonlarda zıkkımlanın har vurup harman savurun Sabah akşam ekmeğine yağını sürün gavurun Yüzümüze ayna olan yüzü olanları vurun Bir Harun’a dar dünyayı paylaşırken üç beş Karun Kâğıtlardan gemi yapın devlet yıkıp devlet kurun Derdimizi yüklenecek dağlar dağların ardında Göksümüzün içi yanar çatlar durur dudağımız Su kaynatır harareti ama ateş tez söndürür Ne Antepli bir Şahin var ne Kilis’de Karayılan Kahramanlık Maraşlının Urfa şanın nerde kaldı Salih Müslim ile ortak kandildeki karayılan Selefiler yahudiye petrol satar silah alır Bize armut toplatmazlar dayımızın haberi yok Haçlıları bu toprakta durduran bu oğuz boyu Son neferi kaybederse haliniz içler acısı Halep gider Hatay düşer asi nehri kızıl akar Karın gurultusu olur dirilişin bu sancısı 11

[close]

p. 14

165 EKİM Siyah Kuğu Kadir Ünal kendi tenhama biraz senden zulaladım kaç kurtul benden, yana yatmış bir gemiyim ben limanlar da kördüğüm olmuş çözülmüyor madem sarhoş eden bir bakış at gözlerinden karnım toktur onurlu suskunluğa fiyakalı bir hatıram olsun istemiştim dün sabaha karşı kalbimi kırdı azrail aslında göğe sığınmalıydım acıktığımda toprağın da eli kolu bağlı ne yapsam bir yeşil rüyayı çok görmeyin bana acele yazılmış taşra mektupları gibi şimdi ben bir kış kadar yakınım sana yalnız kendimin sır katibiyim kuşların gurup ayininden başka ezber edilecek ders de kalmadı bir gün inan ben doğuracağım seni bu dünyaya ait değilim diyorum inanmıyorsun öyleyse masaya bir yıldız sürmeliyim yoksun diye ölüler yosun renkli açılıyor sen ise taşın gökte bıraktığı ize benziyorsun bir zayıf halka olarak göğsümde siyah bir kuğuya dönüşürken kalbim sus payı karşılığında dünya endişesi alarak dantel gibi işlenmiş bir hezimet kazandı uykularım bile artık iç kanamadır sıra bana geldiğinde kısmeti açılan ölüler geçmişe bıraktı bütün korkularını 12

[close]

p. 15

165 EKİM Bazen Olur Erol Yılmaz Bazen olur Üzerine yürür gam dağları birerli kolda Güneş bir tek senin pencereni es geçer sabahları Yağmurlu günde su bulamazsın Çatır çatır çatlar dudakların Susuzlukla katlolur bahçede ağaçların Bir başına yakalar zamanın ruhu Ruhunda iz bırakır derin kimsesizliğin yırtıcı ayakları Bazen olur Ağustos ayında zemheri düşer nasibine Buz keser ellerin yüreğinle yarışırcasına Ne bir dost selâmı, ne sıcak bir tebessüm Bir serçe bile konmaz olur kurumuş dalına Bazen olur Beton yığınları arasından Tek kişilik bir isyan ordusu Kaldırıverir başını bulvar kaldırımından Sarı, beyaz, mor, kırmızı… Kuruluverir Rengârenk bir devrimciler tabyası Bazen olur Kanın çekiliyor sanırsın can yollarından Yıldızlar yağıverir hüzünle yerin yüzüne Güneş kapkara örtülerin ardına gizler sıcak yüzünü Ve yalnızlık bile hüzünle sıyrılıverir kollarından Bazen olur Sahillere denizyıldızları değil bebecikler vurur İnsanlığın cansız kıyılarına. Bakamazsın Sıfırla çarpar her şeyi acıya batmış bir kare Dizlerinin bağı çözülür dünyanın, zaman durur Dökülür simleri albenili günlerin Kızarır tecrübeli yüzü takvimlerin İnsanlığından utanır, insan içine çıkamazsın 13

[close]

Comments

no comments yet