Birnokta Dergisi Sayı 162

 

Embed or link this publication

Description

Birnokta Dergisi Sayı 162

Popular Pages


p. 1

AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ • 15. YIL 8 @ist_birnokta birnokta.net TEMMUZ 2015 . SAYI 162

[close]

p. 2



[close]

p. 3

İÇİNDEKİLER 162 EDİTÖR’DEN TEMMUZ 2 Terzi Ahmed Öztürk 3 Yolun Yağmuru Aliye Akan 4 Kiracı Ezgi Fatma Açıkgöz 8 Ölüme Bir Adım Engin K. Demir 10 Aforizmalar Vedat Ali Özkan Kayacı 11 Makinenin Görmediği Gerçek Cemal Kılınç 12 12 Eylül ve Kibrit Kutusu Bedran Yoldaş 14 Teslimiyetin Ödülü: Kâbe Dr. Şefik Memiş 20 Tek Millet ve Bir Şehir: Bakü Necmeddin Atlıhan 22 Belâdır Bünyamin Durali 23 Ben Meseli-28 Özcan Ünlü 24 Aşkla Git Süleyman Çelik 25 Aşk İçin Gazel Suavi Kemal Yazgıç 26 Deyişmeler Tayyip Atmaca 27 Karanlığı Sağalım Mehmet Baş 28 Aşk İksirini Kaybetmişse Abdurrahman Adıyan 29 Diriliş İbrahim Kaya 32 Biz Müslümanlar İslâmî İlimlerde Ne Yapmalıyız? Doç. Dr. Mehmet Yolcu 34 Ne Yapmalı Üzerine Değiniler Mehmet Kurtoğlu 41 Yüce Allah’ın “Ne Yapmalı?” Sorusuna Matuf Çağrıları Arş. Gör. Ayşe Tokay 46 Kur’an’ın İzinde: Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad Aykut Nasip Kelebek 48 Almanya Mektupları Özay Aslan Ülke gündemi seçim, hükümet ve koalisyon sözcükleri ile kaynıyor. Olasılıklar üzerinden akıl yürütmeler, tartışmalar yapılıyor. Çoğu esaslı bir dünya görüşüne dayanmayan, kimisi de egemen kötülüğün desteğiyle halkı ve ülkesine yabancı olan politik yapılar, yalanlarla yürüyorlar. “Toplum mühendisliği” gibi tanrıcılık oynayanlar da cabası. Bir de iyi niyetli yerliler var ve onlar da karınlarından konuşmak mecburiyetinden dolayı meramlarını tam olarak ifade edemiyorlar. Ayrıca, küresel kötülüğün saldırılarından emin olmak için, içlerindeki hakikati söylememek gibi bir taktiğe de mahkûm bulunuyorlar. Politik körlükler karmaşasında aklını toparlayamayan ve bir tarafa yapışıp kullanılan geniş kitlelere köklerini anımsatabilmek de oldukça zor. Irkçılık, mezhepçilik, particilik gibi ayrıştırıcı birçok unsur meydan bulurken; birleştirici, toparlayıcı ve ülke, millet, kök değer ve inançlar, tarih ve gelecek ülküsü noktasında birleştirici sav ve söylemler ise duyulmuyor, duyurulmuyorlar. Üstelik bu tezler kendilerini gür bir şekilde ortaya koyamıyorlar. Birnokta “Ne Yapmalı?” derken, hem ülkemiz ve insanlığa kök değerlerimiz açısından bir yol ima etmeyi, düşünceler üretmeyi hatta hayal kurmayı önermişti. Yazar okur herkesi kapsayan, herkesin kendi kendine veya dışa dönük olarak bu düşünceleri dillendirmesi arzusundan çıkmıştı bu soru. “Ne Yapmalı” sorumuza cevaplar gelmeye devam ediyor ve yayımlamayı sürdürüyoruz. Ülkemiz, insanlarımız ve insanlığın geleceğine ilişkin kaygılarımız ve tasavvurlarımızı söylemek “edebiyat dışı” gelmiyor bize. Dergimiz Birnokta’ya kendilerine ne maddi bir çıkar, ne siyasal bir gelecek, ne makam ve mevki, ne de edebiyat ve diğer alanlarda şan ve şöhret sağlamayacağını bile bile katkılar sağlayan samimi yazar ve şairler var. Onların bu “ivazsız garazsız” çaba ve bağlılıkları, her şeyin çürütüldüğü bir zamanda büyük önem taşıyor. Şiir, hikaye, deneme ve incelemeleriyle ve bunları oluşturan arı duru yürekleriyle “kabûle şâyân duâ”lar ediyorlar. Tâ ki, kula kulluğun olmadığı, insanın kendisiyle başladığı barışın evrensel boyutta yankı bulduğu, inancın, aşkın ve emeğin yeryüzünü “razı” olunacak hale getirdiği zamanlar gelsin. Kalın esenlikle. Kapak görseli : Bünyamin K MS İstanbul Bir Nokta Aylık Edebiyat Dergisi ISSN: 1303-4316 - Temmuz 2015 - Sayı 162 www.birnokta.net, istanbulbirnokta@hotmail.com, arslanmurat@turk.net • Monad Film ve Tanıtım Hiz. Ltd. Şti. adına Sahibi Harun Raşid MEMİŞ • Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Murat ARSLAN • Yayın Yönetmeni Mürsel SÖNMEZ • Görsel Yönetmen Murat ARSLAN • Düzelti Ulaş KONUK • Yönetim Yeri Burhaniye Mah. Abdullahağa Cad. Enveriye Sok. No:26/2, Üsküdar 34676 İstanbul Tel: (0216) 557 82 87 Faks: (0216) 557 82 85 • Yazışma Adresi Örnek Mah. Şehid Cahar Dudayev Cad. No:32 Ataşehir 34704 İstanbul Tel: (0216) 324 36 05 • Posta Çeki Hesabı Necmettin H. Atlıhan - 5636247 Yıllık Abone Bedeli: 80.-TL / Kurumsal Abone Bedeli: 160.-TL • Yayın Türü Yerel Süreli • Baskı Tarihi Temmuz 2015 Baskı Şan Ofset, Hamidiye Mh. Anadolu Cd. No:50 Kağıthane, İstanbul Tel: 0212 289 24 24

[close]

p. 4

Terzi Ahmed Öztürk 162 TEMMUZ terzi... akşamları çoluk çocukla dolan parkın ilerisinde, yukarı doğru gidince solda. dört merdivenle iniliyor dükkana. camına yapıştırdığı bir kağıtta “kotlar 35 tl” yazıyor. dükkanın önündeki sepette kot pantolonlar birbirlerine sarılmış yatıyorlar. yüksek belli pantolonlar ve renkleri eski mavi. iki tane ceket var. çok şık görünüyorlar. tahminimce gerçek bir terzi bu. yani takım elbise dikebilen bir terzi. işi paça kıvırmak, manşet kısaltmak, düğme dikmekle sınırlı olmayan bir terzi. bu terziyi neden bu kadar ayrıntılı bir şekilde incelediğimi bilmiyorum. dükkanın içine adım atınca, buranın aslında bir büyük ‘L’ olduğu anlaşılıyor. bir masa var içeride. demir masa. teneke de olabilir. ama sıcaklığı olmayan, buz gibi bir masa. artık alıştığımız ve onsuz bir masa düşünemediğimiz bilgisayar yok. bir defter var, kalınca. içine aldığı işleri mi yazıyor? şiir mi yazıyor? imza mı karalıyor? bir çok ihtimal var ve bir kaç parça kağıt. dükkanın sağa doğru açılan kısmında, yani büyük ‘L’nin kuyruğunda perdeli bir alan var. perdenin arkasında bir yatak. burada yatıyor olsa gerek. tahta bir sedir. terzi bana gezgin bilgeleri anımsatıyor. yattığı yeri yadırgamayan bilgeleri. masada oturduğu zaman başının tam üzerinde görünen dolabın üzerinde iki tane fotoğraf var. iki şeyh efendi, iki arif, iki aşık. kisveleri üzerlerinde. alemin en büyük delikanlılarından ikisinin fotoğrafı. terzi dükkanı ve içindeki terzi bey, bu iki fotoğraftan ötürü benim fatih’te en önemsediğim dükkan. beyazladıktan sonra uçları sararmaya başlayan saçları, ağır, acele etmeyen tavırları ve oturduğu zaman bir kaya gibi mukavemetli görünen bu terziyle hemen her gün gözgöze geliyoruz. ben o iki fotoğrafı tekrar görmek için dükkanın içine doğru bakarken suçüstü yakalanıyorum ona. bu sabah onu görmek istedim ama masasında değildi. korktum ve biraz daha yalnızlaştım. 2

[close]

p. 5

162 TEMMUZ Yolun Yağmuru Aliye Akan Yeşil. Kırmızı. Sarı. Yeşil. Kıpırtı yok. Gölge yok. Duran arabaların homurtusu ve camlardan dışarı taşan radyo sesleri dışında ses yok. Yine kırmızı. Duruyor her şey. Hafif bir rüzgar süpürüyor sessizliği. Arabasında tek başına. Bir buçuk saattir trafikte bir gaza ve çoğunlukla frene bastığı ayağının topuğuna yakın bilek kısmı ağrıyor. İki şeritli yolun sağında duruyor. Sarı. Yeşil. Bir araba boyu yol alıyor. Frenden çektiği ayağı bir anlık da olsa rahatlıyor. Kırmızı. Orada, biraz ileride iki şeridin ortasında duruyor. Bir kadın. Sağında solunda duran arabaların içindekilerle gözgöze gelmeye çalışıyor. Kıpırdamıyor. Elinde göğüs hizasında açık renk bir karton tutuyor. Üzerinde şöyle yazıyor: AçIZ. Harflerin aynı hizada olmaması ya da birinin büyük birinin küçük olmasının kelimenin manasına bir etkisi olmadığı gibi bu kelimeyi okuyanlar için de aslında çok bir şey ifade etmiyor. Arabasının içinden diğer arabaların içlerine bakıyor; acaba kadına bakan var mı? Ya da bakmadan ona bir şey uzatan? Sarı. Yeşil. Kıpırtı yok. Arabalar kıpırdamıyor. Kadın kıpırdamıyor. Kıpırdayan tek şey, kadının etekleri. Gözlerini yavaş yavaş kadının yüzünden kartona kartonu tutan ellerine oradan eteklerine ve nihayet etekleri dalgalandıran, her şeyin durduğu yolda kıpırdayan tek şeye doğru indiriyor. Görüyor; başının yukarısından ne renk olduğu belli olmayan bir lastik tokayla toplanmış saçının lülesi öyle güzel öyle neşeli ki, bu neşeyle annesinin eteğini değil bütün dünyayı dalgalandırabilir. Sarı. Güneş sarısı. Altın sarısı. Van Gogh sarısı. Küçük kızın saçları. Yerde oturuyor. Belki de annesinin ayaklarının üstünde. Belki annesi bu yüzden kıpırdayamıyor. Göremiyor tam. Kırmızı. Tekerlek tam bir tur dönüyor. Kızın sarı neşesine biraz daha yaklaşıyor. Kızın lülesi de gülüyor kendisi de. Elinde iki parçaya ayrılmış oyuncağını birleştirmeye çalışıyor. Belki de iç içe sokuyor... ne yaptığı belli olmuyor ama kızın gülüşü, ellerinin kıpırtısı her yere yayılıyor. Sarı. Yeşil. Biraz daha yaklaşıyor. Gözünü kızdan ayırmadan bir eliyle bozuk para aranıyor çantasında. Küçük kız şen bir kahkahayla bırakıyor oyuncaklarını yere ve annesinin eteklerinden tutunarak ayağa kalkıyor. Arabada tek başına, elinde bozuk para. Annesinin eteğinden çok uzakta kalan ve bir yere tutunamayan ellerine bakıyor. Kırmızı. Sarı. Yeşil. Yemyeşil gözlerin hizasına kadar geliyor arabayla. Bakışıp gülüşüyorlar lülesi mutlu kızla. Açız yazısını göğsüne bastıran annesinin avucuna bırakıyor hazırladığı parayı. Küçük, mutlu, kıpırtılı, annesinin eteğine tutunduğu elleriyle arabanın camına tutunuyor kız. Bir de kahkaha salıyor arabanın içine doğru. Arabada tek başına. Camına tutunan ellere bakıyor. Soruyor; niye gülüyor bu kadar? Gülmeyen bahtına inat. Neye gülüyor? Belki yanan ışıklara, belki tıkanan yollara, kilitlenen şehre belki de yanından geçen arabaların parlak dış yüzeylerinde yansıyan kendi aksine... Elini küçük ellerin üzerine koyup soruyor: - Adın ne senin? - Benim mi? - Evet. Bir kahkaha daha salıyor. - Yağmur. Yağmur benim adım. Sarı. Yeşil. İlerliyor arabalar. Yağmurun elleri camda. Gidemiyor... sonra arkadan bir korna. Ürküyor küçük eller, azad ediyor camı, arabayı, onu. El sallıyor Yağmur. Gülen Yağmur. Çekiyor ayağını frenden. Uzaklaşıyor biraz. Gülen Yağmur artık aynadan da görünmüyor. Kırmızı. Bir sigara yakıyor. Radyoda tanıdığı bir şarkı başlıyor. Gök bulutlanıyor. Gölge yok. Cama usul usul düşüyor yağmur. Keyfi kaçıyor. Bu yağmur daha da uzatacak yolu... Ayakları ağrıyor. Yeşil. Dönüyor virajı... Boşalıyor yağmur... Gülmüyor yağmura. Unutuyor gülen Yağmur’u oracıkta. 3

[close]

p. 6

Kiracı Ezgi Fatma Açıkgöz 162 TEMMUZ Liseden sonra üniversite eğitimine başlamak, her genç insan için birdenbire bir mâcera filminin başrol oyuncusu olmak demektir. Nereden çıktı bu mâcera tanımlaması şimdi demeyin sakın. Düşünsenize bir kere: Eğer hayat yolculuğunuz normal seyrinde devâm etmiş ve çalışmalarınız sonuç vermişse; liseden mezun olduktan sonra, önceleri sâdece adını bildiğiniz ve hayâlinizde beliren dev binalarla özdeşleştirdiğiniz, sonrasındaysa bunun pek de gözde büyütülecek bir şey olmadığını anladığınız “üniversite”de bulursunuz kendinizi. Genellikle ailenizden uzakta, yepyeni bir şehirde, yeniliklerle ve sürprizlerle dolu bir hayata merhaba dersiniz. Bu öyle bir hayattır ki sizi hamur gibi yoğurur şekle sokmak için. Oranızdan buranızdan çekiştirir, tokat atar, sallar; bâzen acı, bâzen tatlı tecrübelerle kıvamınıza kıvam katar. Henüz yirmili yaşların başındayken üniversiteden mezun olduğunuzda ise, artık siz o eski siz değilsinizdir. Aldığınız eğitimin yalnızca hayata bakış açınızı biraz daha genişlettiğini hissetmekle birlikte, esas olgunlaşma ve gelişimin üniversite sonrasına kaldığını hissedersiniz içinizde. Bunu algılayabildikten sonra, üniversite eğitimi almakta sorun yoktur zâten. Her bir deneyimin ruhunuza katacağı olgunluğun güzellikleriyle hayatınızı bezemekse, sâdece sizin elinizdedir. Elinizde olan bir şey daha vardır ki, o da: aradan geçen senelere rağmen hâfızanızda yer etmiş olayları başkalarının yaşam öykülerine katarak, hem kendinizi hem de onları çoğaltmaktır. Hiç unutmam: Üniversiteye girdiğim dönemde, okulumun bulunduğu Anadolu’nun karakışıyla meşhur kentlerinden birinde, birkaç gün boyunca sabahtan akşama kadar kiralık ev arayıp durmuştum. Beni ev aramaya iten neden, yurt olanağının tarih olarak ilerilere sarkacak olmasıydı. Yanımda ailem, kiralık ilânı gördüğümüz her evi sorar olmuştuk. Neyse ki, sonunda aradığımız evi bulduk. Bu ev hem maddî açıdan kesemize uygundu, hem de araştırmalarımıza göre bulunduğu semt öğrencilerin kalabilmesi için oldukça güvenli sayılıyordu. Ev sâhibesi güler yüzlü ve sıcakkanlıydı. Al yanaklarıyla dikkatimi çeken bu kadın, köyden kente göç edenlerdendi. Gözü tok ve iyi kalpli birine benziyordu. Oldukça eski görünen üç katlı evinin en alt katında kendisi yaşıyordu. Orta katta kiracıları vardı. En üst kat ise, sanki bilinçli olarak öğrenciler için yapılmıştı. İki küçük oda ve mutfaktan oluşan bu çatı katının tek olumsuz yanı, eskiden köylerde olduğu gibi tuvaletinin dışarıda olmasıydı. Mutfak balkonunun içinden ayrı bir kapı açılmış, tuvalet sanki özellikle oraya gizlenmişti. Neyse, o kadarcık kusur kadı kızında da olur deyip kiraladık bu evi. Sonbahar başında taşındım o eve. Üniversite heyecanı bir yandan, eve alışma dönemi diğer yandan, kendimi epey farklı bir tecrübe yağmuruna tutulmuş gibi hissediyordum. Eee, ne de olsa gencecik bir delikanlıydım o yıllarda. Genellikle ev sahipleri, öğrenciye evlerini kiralamak istemezler. Hele bu öğrenci erkekse, şansı yarı yarıya azalmış demektir. Erkek öğrenci demek: evinizi bakımsızlıktan küflendiren, orayı burayı savaş alanına çeviren, evi hurda hâline getiren bir yaratık demektir. Gerçekten öyle bakılırdı erkek öğrencilere. Kız öğrenciler öğrenciydiler, erkek öğrencilerse çoğu zaman birer yaratık idiler. Ben şanslıydım yine de. Ev sâhibem, o sıralarda askerliğini yapmak üzere uzaklara giden oğlu yerine koymuştu beni. Ailesinden, düzenli olmayı ve kendine yetecek kadar ev temizliğini öğrenmiş biri olmam da işimi kolaylaştırmıştı doğrusu. Zamanla, pasaklı erkek öğrencilerden biri olmadığımı anlamıştı. Arada bir, esprili bir şekilde “Seni alacak kız yaşadı oğul!” deyişinden anlıyordum bunu. Tereddütleri yoktu bana dâir. Evini iyi kullanacağım konusunda, biraz da benim gayretlerimle tabi, kısa zamanda ikna olmuştu. Kocasını yıllar önce kaybeden kadıncağız, yaşlı babasıyla birlikte yaşıyordu. Kimi zaman, merdivenlerde ayak seslerimi 4

[close]

p. 7

162 TEMMUZ duyunca okuldan döndüğümü anlıyor, evinin kapısında belirerek her zamanki güleç haliyle beni yemeğe çağırıyordu. Üç katlı evi olan birine göre oldukça tasarruflu yaşadığı söylenebilirdi. Sonradan öğrendiğime göre, elinde avucunda ne varsa fakirlere dağıtıyordu. Bu, keyfi bir dağıtış da değildi üstelik. Özellikle yaşlı ve hasta olanlara yönelik olarak faaliyet gösteren birkaç kuruma yıllardır düzenli bir ödeme yapıyordu. Öğrenim hayatım boyunca, bundan hiç bahsetmedi bana. Mahalle komşularından duymuştum bunu. İşte bu nedenle, çoğu zaman çekinirdi ikramda bulunurken. Evinde yemek olarak farklı yiyecek çeşitlerinin olmamasından utandığını hissederdim. Oysa bugün bile aklımdadır: orada, o sıcacık ortamda yediğim sâde omletin tadı. Bana dünyanın en güzel yemeklerini sunsalar, asla değişmem o lezzeti. Evdeki yaşlı amcayla da kaynaşmıştık zamanla. Köy insanının sıcaklığını yansıtıyordu o da. Ailemin maddi durumu pek iyi olmadığından, bâzı dönemler kirayı denkleştirip tam gününde ödeyemediğimde ev sâhibem ve babası mahcup olmamam için farkında değillermiş gibi yaparlar, utanarak olanak(sızlık) larımı ifâde ettiğimde “Acelesi yok oğul, sonra verirsin” diyerek bana anlayış gösterirlerdi. Günümüzde de böyle insanlar vardır mutlaka. İşte, benim o toy hâlimle, ailemden uzakta tek başıma hayatı sırtlamaya çalıştığım o günlerde, birer armağan olarak karşıma çıkan ve hâfızama kazınan iki kıymetli insandı onlar. Tâ ki, bu düşüncemde yanılıp yanılmadığımı sorguladığım o akşama kadar. Bir akşam, ertesi günkü sınavıma çalışırken tâbir yerindeyse, masa başında sızıp kalmışım. Uyandığımda bir de baktım ki her yer zifiri karanlık. Belli ki saat gece yarısını çoktan geçmişti. Bulunduğum odanın ışığını yaktım ve hemen pijamalarımı giyerek mutfağa yöneldim. Mâlum, tuvalete mutfak balkonundan geçiliyordu. Mutfağın ışığını yakar yakmaz bir de ne göreyim? Beyaz badanalı duvarda siyah iri puanlar oluşmuş. Ben daha gecenin ser- semliğini üzerimden atamadan ve ne olduğunu anlayamadan, siyah puanlar oraya buraya kaçışmaya başlamasınlar mı? Aman Allah’ım, mutfağı karaböcekler basmış! Hem de ne basmak! Belki onlarcası birarada. Hani şu karafatma da denilen böcekler var ya, işte onlardan bahsediyorum. Hayâl mi görüyorum yoksa deyip, bir kere daha baktım. Hayır yanılmıyordum. Ortalık sanki korku filmi gibiydi. Hışımla yöneldiğim mutfağın kapısını hızla kapattığımı hatırlıyorum. Gülmeyin bana sakın, böcekten falan korkmam ben aslında. İnsan hiç korkar mı şu kadarcık şeylerden? Ama o an öyle garip bir durumdu ki yaşadığım. Mutfağın bir grup, siyah ve iri canlı tarafından istilâ edildiğini sandım resmen. Zâten ayılamamışım henüz, saatlerdir sandalye üstünde çalışmaktan her yerim tutulmuş, bir de olana bakın siz şimdi! Aklıma ilk gelen çözüm yolu, hemen yatıp bu işi gündüz gözüyle hâlletmek oldu. Telâşla odama döndüm. Garip ve endişeli bir ruh hâliyle yatıp uyudum. Ertesi sabah, mutfağın kapısını yine endişeyle açtım. Kimbilir nasıl bir manzarayla karşılaşacaktım? Korktuğum gibi olmadı. Ortada bembeyaz duvarlardan başka bir şey yoktu. Belki de ders çalışmaktan dolayı çok yorulduğumdan, hayâl gördüm dün gece diye düşündüm. Evet, evet, mutlaka hayâl görmüştüm. Gün boyunca sınav ve okul derken akşamı ettim yine. Ama bir görseniz beni, içim öyle ferah ki. Sınavım güzel geçmiş, daha ne isteyeyim? Üstelik akşama doğru evime dönerken, dün gece gördüğüm kâbusla ilgili endişelerim tamâmen yok olmuştu. Tek yapmam gereken, evime gider gitmez birkaç saat zihnimi dinlendirmek ve gece boyunca huzur içinde uyumaktı. O akşam yattığımda, benimle birlikte sanki evim de huzur içindeydi. Sabaha karşı henüz güneş doğmadan, yine mutfağın içinden geçmem gerekiyordu. Dinlenmiş bir zihinle kalkmıştım bu defâ. Ortalık karanlık olduğundan önce mutfağın ışığını açtım. Aman Allah’ım, bir de ne göreyim! Bu defa 5

[close]

p. 8

162 TEMMUZ dün gece gördüğüm kâbusun oyuncuları sayıca iki kat görünüyorlardı. Mutfağın duvarları baştan başa siyah böceklerden oluşan duvar kâğıtlarıyla bezenmişti. O an, tam anlamıyla ayık da olduğumdan, gördüklerim karşısında gerçekten çok ürktüğümü ve bedenimi bir titremenin aldığını bugün gibi hatırlıyorum. Bu işin kadını, adamı yok arkadaş. Korku duygusu cinsiyete falan da bakmıyor öyle. Doğa gezintilerinde rastladığınız börtü böceklerle de ilgisi yok böyle bir durumun. Öyle sayıca da tek tük değiller ki. Eviniz böcekler ordusu tarafından işgâl edilmiş durumda. O manzarayı görmemle birlikte mutfağın kapısını “Patt!” diye hızla çarpmam bir oldu. Sabahı zor ettim. Gün ışığı evin içine girdiğinde, yine kaybolmuşlardı dâvetsiz misafirlerim tabi. O gün okulda öğlene doğru dersim vardı. Okula gitmeden önce ilk iş olarak, ev sâhiplerime durumu anlatmam gerektiğini düşündüm. Teyze ve babası öylesine anlayışlı, ılımlı insanlardı ki mutlaka bana yardımcı olacaklarından ve yol göstereceklerinden emindim. Aradan geçen bir saat boyunca evimde moralim bozuk olarak volta atıp durdum. Okula gidecek hâlim kalmamıştı. Ev sahiplerim tarafından umduğum gibi karşılanmamıştım. Kiracıysanız, suçlu olan taraf dâima siz olursunuz. Hele de kiracı olan bir öğrenciyseniz, en küçük bir olumsuzlukta bütün oklar sizi hedef alır. Durumu anlatır anlatmaz, ev sâhibem sanki bambaşka bir kılığa bürünüvermişti. Ne pisliğim kalmıştı, ne de evlerine çok kötü bakmam. Üstelik benden önce evlerinde hiç böyle bir sorun yaşanmamıştı. Yoksa girip çıktığım kirli yerlerden mi getirmiştim o böcekleri acaba? Daha ne diyeyim size, aklınıza gelebilecek en saçma senaryoların baş kahramanı olup çıkıvermiştim onların gözünde. Birkaç kez durumu izâh etmeye çalıştıysam da başarılı olamadım. İki gün öncesine kadar oldukça temiz ve titiz olduğumu düşünen ev sâhiplerim için, o olaydan sonra bir günah keçisiydim artık. Öğrenci olunca, öyle kolay kolay da ev değiştiremiyorsunuz. Kısıtlı olanaklarla geçinmeye çalışırken bunu nasıl yapabilirsiniz ki? Tek çâreniz, içinde bulunduğunuz ortamla uyum içinde yaşamaya gayret etmektir. Ben de öyle yaptım. Evimin her odasına böcek yemi tabletleri yerleştirdim. Gün içinde, okula gitmeden önce evimi ilâçlıyor, her ne kadar kendilerine kıyamasam da, dâvetsiz misafirlerimden bu yolla kurtulmaya çalışıyordum. Başka çârem de yoktu ki zâten. Günler günleri kovalarken, konu kapanmış ve oturduğum evin sâhipleriyle aramdaki buzlar erimiş gibi görünse de içimdeki burukluk hep benimleydi. Hani bâzen yüreğinizin tâ derinlerinde, siz istemeseniz de, karşısınızdaki kişilere karşı yaşadığınız bir kırgınlık duygusu vardır. İncinmişsinizdir bir kere. Belki o insanlarla yine güzel ilişkiler içindesinizdir; ama dile getirmeseniz de, o kırgınlık hep saklı kalır. Benimki de böyle bir duyguydu işte. Derslerle dolu dolu geçen zaman hızla ilerliyordu. Yaşadığım eve taşınalı iki ayı geçmişti. Sonbahar güneşinin, aydınlığını ve sıcaklığını yeryüzüne cömertçe sunduğu günlerden biriydi. Mutfak balkonundaki eski sandalyeme kurulmuş, bir elimde kitabım diğer elimde çayımla hafta sonunun tadını çıkarıyordum. O da ne? Alt kattan gelen bir kadın çığlığı duyuluyordu. Hem de ne çığlık! Öyle bir çığlıktı ki bu, nasıl irkilmişsem artık elimde tuttuğum bir fincan sıcak çay olduğu gibi üzerime dökülüverdi. Bu sarsıntı benim ikinci defâ irkilmeme neden olmuş, tatil gününün üzerimdeki huzurlu ve gevşek hâli yerini dikkat kesilen bir insanın ruh hâline bırakmıştı. Böylece, bağırıp çağırmaya ve öfkeli konuşmalara dönüşen bu çığlığın sâhibinin, ev sâhibem olduğunu anlamıştım. Ne olmuştu da, kadıncağız bu kadar çileden çıkmıştı acaba? Önce balkondan aşağıya başımı sarkıttım, duyduğum sese kulak vermeye çalıştım. Baktım olacak gibi değil, en iyisi hemen kapılarına gidip neler olduğunu öğrenmek diye düşündüm. Yardımcı olabileceğim bir şeyler olabilirdi belki. Hemen alt kata indim. Kapısı ardına kadar açık dairenin, mutfağından gelen insan konuşmaları ve harâretli tartışmalar duyuluyordu. Zili çaldım. Ev sâhibemin “İçeriye gelin!” diye mutfaktan seslenmesi üzerine hızla eve girerek mutfağa yöneldim. Bir de ne göreyim! Mutfağın duvarlarında oradan oraya salına salına yü- 6

[close]

p. 9

162 TEMMUZ rüyen karafatmalar, yok mu? Hiç istiflerini de bozmuyorlardı üstelik. Belli ki gün ışığı bu defâ onları durduramamıştı. O da yetmezmiş gibi, bu böceklerin en büyüklerinden üç tanesi birer ikişer lavabonun içine girip çıkmıyorlar mı? Ev sâhibem eline aldığı sert bir kütükle onları öldürmeye çalışıyor, üzerlerindeki kitin tabakasına güvenen dâvetsiz misafirler ısrarla direniyorlardı. Kadıncağızın yanakları sinirinden alev alev yanıyordu. Mutfağın bir köşesinde olanları şaşkınlık ve korkuyla izleyen yaşlı amca ise, çâresiz gözlerle bana bakıyordu. Bir an için, her ikisinin de korku filmini andıran bu sahnenin gerginliğiyle sağlıklarına bir şey olabileceğini düşünüp endişelendim. Aslında yaşlı amcanın korkusu böcekler falan değildi. Bunu, böcekleri elleriyle yakalamaya çalışmasından anlamıştım. Hani elinden gelse adamcağız, her birini küçük uğur böceklerini tutar gibi tutacak ve tek tek dışarıya atacaktı. Belli ki onun endişesinin nedeni, kızının öfkeden deliye dönmüş hâliydi. Sözünü de geçiremiyordu ki adamcağız. “Hallederiz kızım, bu kadar sinirlenme” dese de, elindeki kütükle lavabonun içindeki böceklerle düello yapan kadın söylenenleri duymuyordu. Bir süre, en iyisi hiç ses çıkarmadan olanları izlemek diye düşündüm. Sonra aklıma bir fikir geldi. Koşarak üst kattaki daireme çıkıp, bir şişe böcek ilâcını ve elimde kalmış olan birkaç adet böcek yemini alıp yeniden alt kata indim. Döndüğümde kadının gözlerinde, ordusu zafer kazanmış bir komutanın gururu vardı âdetâ. Üç silâhşörleri tek başına yenmiş olmanın verdiği huzurla biraz rahatlamış gibiydi. En azından çevresindekilerin sözlerini duymaya başlamıştı. Getirdiğim ilâcı ve böcek yemlerini memnuniyetle aldı. Benden babasını oturma odasına götürmemi istedi. Yaşlı amcanın koluna girdim ve ağır adımlarla koridora doğru yöneldik. Biz savaş alanının dışına doğru ilerlerken, kapısı tamâmen kapatılan mutfaktan “Fıss, fıss!” sesleri geliyordu. Aradan birkaç dakika geçince, ev sâhibem biraz daha rahatlamış olarak oturma odasına geldi. Yalnız bu defâ, her zamanki sevgi dolu ifâdesinin yanında, sanki mahcubiyet ifâdesi de belirmişti yüzünde. Yardımlarım için bana teşekkür ederken bile, benden arada bir gözlerini kaçırıyordu. Hani yaramazlık yapmış bir çocuğun, suçunu itiraf ederken taşıdığı bir ifâde vardır ya, aynen öyle bakıyordu bana. Önce bunun nedenini anlayamadım. Ancak daha sonra, ev temizliğine o kadar dikkat ettiği hâlde böyle bir durumla karşılaşmanın, kendisine yaşattığı şoktan bahsedince anladım mahcubiyetinin nedenini. Aynı durumu daha önce ben de yaşamıştım. Fakat derdimi anlatamamıştım ne yazık ki. Üstelik, nasıl olduysa olmuş, ev sâhiplerimin mutfak lavabolarının borusunun en altında karaböcekler yuva yapmışlardı. Büyük bir ihtimalle, evin küçük bahçesine dışarıdan gelmiş olmalıydılar. Sırasıyla her katı ziyâret ediyorlardı anlaşılan. Üstelik asıl karargâhları, ev sâhiplerimin mutfak lavabolarıydı. İşin temizlik veya pislikle de ilgisi yoktu demek ki. Ev sâhibemle birlikte bir ilâçlama firmasıyla bağlantı kurup, bir an önce bu işi kökünden çözme konusunda anlaştık. O günden sonra ne mi oldu? Ben, dört yıl boyunca o evde kalmaya devam ettim. Çok arasam, belki de maddî olanaklarıma uyan bir başka ev kiralayabilirdim. Ama ev sâhiplerimden, onların bana gösterdikleri yakınlıktan öyle memnundum ki düzenimi bozmak istemedim. Yaşadığımız olaydan sonra, teyzenin bana karşı tutumu o kadar değişmişti ki anlatamam. Kendisini affettirmek için, ancak bir ananın oğluna gösterebileceği kadar şefkat dolu bir yakınlıkla davranıyordu. Okul dönüşlerinde yemeklerimi çoğunlukla onlarda yiyordum. Askerliğini tamamlayarak yuvasına dönen evin oğluyla da çok yakın dost olmuştuk. Gülüşlerimizle sık sık bölünen o güzelim sohbetlerimizi nasıl unutabilirim ki? Aradan çok uzun yıllar geçmiş olsa da, arada bir görüşüyoruz onunla. Kimi zaman, şu an sonsuzlukta bulunan ev sâhiplerimden bahsediyoruz. Onları, o günleri özlemle anıyoruz. Sırası gelmişken: Karaböceklerle başım hâlâ hoş değil. Üniversite yıllarından sonra, bir daha benzer bir olay yaşamadığım için şanslı hissediyorum kendimi. Doğanın tüm canlılarını bağrıma basıyorum; ama tek tek olmaları şartıyla. Onların toplu hâldeki davranış biçimlerini incelemeyi de, işin uzmanlarına ve belgeselcilere bırakıyorum. 7

[close]

p. 10

162 TEMMUZ Ölüme Bir Adım Engin K. Demir Bip… Bip… Nabız atışı düzenli bir şekilde atıyor. Bir sorun gözükmüyor. Kalp ritmi bazı aralıklarda düzensiz görünmekte ama anormal sayılmaz, şimdilik. Tansiyon hâlâ düşük seviyelerde, henüz tehlikeli sınıra ulaşmadı. Vücut ısısı yüksek, solunum cihazı ile ciğerlerine giren saf oksijen yeterli olmuyor. Serumdan iki saniye aralıkla damlayan ilaçlı sıvı hortumla hastanın damarından kana karışmakta. Terlemem durmuyor, ara ara mendilimi çıkartıp alnımı, yüzümü temizliyorum. Ne kadar zamandır buradayım. 3, 4, 6 saat, artık saatleri sayamaz oldum. Dışarıdan gelen sesle irkiliyorum. Hastaya bakıyorum, yüzündeki kemiklerinin çizgi gibi belirmesi, gözlerinin etrafındaki morluk keyfimi kaçırıyor. Kızımın yüzü aklıma geliyor. Yüzündeki dolgunluk, yanaklarındaki hafif kırmızılık, gözlerinin parlaklığı, gülerken parlayan dişleri yüzümde tebessüm oluşmasına sebep oluyor. Kendimi toparlıyorum. Yatan gence gözlerimle bakıyorum, bazen gözlerimi başucundaki makinenin dijital ekranına kaydırıyorum. Yüzümdeki tebessüm hemen kayboluyor, bir anlık bir şeydi. Aklımın bana oynadığı bir anlık oyunlardan biriydi. Ellerindeki morluk dikkatimi çekiyor. Kolunu sıyırıyorum. Morluklar kolunda da var. Ayaklarına ve diğer yerlerine bakıyorum. Birkaç morluktan başka bir şey göremiyorum. Belli aralıklarla makineden gelen bip bip sesleri, dışarıdan gelen gürültüyle odanın sessizliğine karışmakta. Benim nabız atışlarım ile hastanın nabız atışlarını karıştırıyorum. Kiminki daha hızlı anlayamıyorum. Göğüs kafesim hızlıca inip kalkmakta. Elimdeki mendil ıslandı, artık cebime değil yatağın kenarına bırakıyorum. Hastaya bakıyorum, ne kadar rahat ve huzur dolu. Derin bir uykuda, ağrı hissetmiyordur. Ben, ben ise bir ortaçağ dönemindeki işkence odalarının birinde sırasını bekleyenlerden biriyim. Odalardan gelen bağırışlar beynimin içinde yankılanmakta. Haykırışlar dört bir taraftan gelmekte. Hücrede yalnız değilim. Kulakları- mızı kapatmıyoruz, gelecek sona doğru kendimizi hazırlamıyoruz, kayıtsızca bir bekleyiş içindeyiz. Yüzlerimizdeki acziyeti görmemek için gözlerimizi birbirimizden kaçırıyoruz. Vücuttan ayrılan etlerin kan kokusu nefesle içimizi dolduruyor. Damağımızda kanın tadını alıyoruz fakat yutkunamıyoruz. Kimimiz seslere dayanamayıp başımızı duvarlara vuruyoruz. Kimimiz ise sıkıca tutunduğu demirlerden parmakları koparırcasına alıp götürülüyor. Garip. Uyanıkken bile rüya görülebiliyormuş. Hücrede bir tek ben kalınca gördüğüm kâbustan uyanıyorum. Hastada terleme başlıyor. Karşıda, köşedeki sandalyede oturan hastanın babasına göz ucuyla bakıyorum. Alnındaki çizgiler derin ve uzun. Gözlerinin altı kırış kırış olmuş. Uykusuzluğuna rağmen göz altlarında morluk yok. Yüzü dolgun değil ama zayıf da sayılmaz. Çenesi biraz uzun sayılır. Çenesinin hemen altında boyna doğru derin bir çizik var. Kaşları kalın ve aralarında boşluk yok. Burnu hafif sola doğru eğik duruyor, üstü ise düz gibi. Boynunun sağ tarafındaki büyükçe bir ben ve etrafındaki kızarıklık dikkatimi çekiyor. Takım elbise giymiş, kravatı yok, gömleğinin üstten üç düğmesi açık. Ceket, geniş omuzlarını saklayamıyor. Ceketin sol tarafı, aşağı etek kısmına kadar tamamen kan olmuş. Elleri oldukça büyük olmasına rağmen soğukluğunu buradan hissettiğim metal silahın yanında küçük görünmekte. Yüzümü kapıya çeviriyorum. Dışarıdaki gürültüler içeri girmeye çalışıyor. Baba elindeki silahı bırakmadan ayağa kalkıp kapıya doğru yürüyor, geri dönüp az önce oturduğu köşeye doğru yürüyor. Tekrar kapıya doğru dönüp yürüyor. Bu hareketlere daha ne kadar devam etti bilmiyorum. Dışarıdaki sesler azalınca yanıma geldi, gözlerindeki beyazlığın yerini kırmızılık aldı. Bir adım geri gittim. Ringe çıkacak boksör gibi bip sesini duyunca omuzlarını düşürüp köşesine gitti. Terler yeniden geldi. Hastada aşırı terleme başladı. Nabzı hızlanıyordu. Vücudu gerilmeye 8

[close]

p. 11

162 TEMMUZ başladı. Her tarafta, odanın her tarafında bip sesleri yankılanmaya başladı. Ekrana bakıyorum. Terler vücudumun her yerinden boşalmaya başlıyor. Uzun ve kesilmeyen tek bir bip sesi, tek bir çizgi. Sırat köprüsü gibi ekrandaki çizgiyle bütün oldum. Gitti. Ne masaj ne de elektro şok etkisini gösterdi. Babaya dönüyorum. Yüzündeki hüznü görüyorum, gözlerinden damlayan yaşları görüyorum ve elindeki silahı görüyorum. Kapının dışındaki gürültünün bağırış haline geldiğini görüyorum. Kapının titrediğini görüyorum. Odanın sarsıldığını. Namlunun ucunu. Çıkan mermiyi, sesini sonradan görüyorum. Beyaz önlükte açılan deliği görüyorum. Karnımdaki deliği görüyorum. İçimde kalan merminin sıcaklığını hissediyorum. Kan gelmiyor, titreyen parmağımı deliğe doğru götürüyorum. Kan gelmiyor. Önce bir damla. Sonra ikinci, üçüncü derken kan oluktan akan su gibi akmaya başlıyor. Kan, benim kanım. Yıllardır başkalarının kanı ile oynayan ben, şimdi kendi kanımla oynuyorum. Babaya bakıyorum, onun da gözündeki yaşlar oluktan akan su gibi. Namluyu kafasına dayıyor. Eli titriyor. Kapı titriyor. Kapı titremelere dayanamayacak. Ardına kadar açılıyor. Metalden çıkan korkunç sesi tekrar görüyorum. Yere çuval gibi düşüşünü izliyorum. Ardından ben de yere yığılıyorum. Kalbim çok hızlı atıyor. En son bungee jumping yaptığımda deli gibi attığını hatırlıyorum. Şimdiki farklı. Öncekinde tehlike yok gibiydi; şimdi ise tehlikenin merkeziyim. Etrafımı saran gölgeler var, çok fazla. Bir şeyler demek istiyorum ama çenemin titremesi buna izin vermiyor. Dilim küçüldü, ağzım kurudu. Terlemiyorum. Sesler hâlâ anlaşılmaz. Gölgeleri tanıyamıyorum. Beni kaldırıyorlar. Sedyeye koyuyorlar. Gölgenin birinden damlayan sular yüzümü ıslatıyor. Pek çok ölüm gördüm. Ölenin ardından ağlayan, haykıran insanlara şahit oldum. Gölgeler beni boğuyor. Nefes almakta zorlanıyorum. Ağzım nefes almakta yetmiyor. Göğüs kafesim şişiyor. Boğazımda bir delik açılıyor, pıhtılaşmış kan sızıyor. Nefes alabiliyorum. Acil serviste çalıştığım zamanlar aklıma geliyor, hep bir panik halinde, hep bir çırpınış içindeydik. Hastaların yardım diye bakan gözleri aklıma geliyor. Zengininden, fakirine. Güçlüsünden, zayıfına hepsindeki bakış aynı. Benimkiler de böyle mi? Işık azalıyor, sesler duymaya başlıyorum. Gölgeler netleşiyor. Önce kızımı görüyorum. Ağlıyor; ağlıyor. Elimi kaldırmaya çalışıyorum, o kadar ağır ki sadece çenesine hafifçe dokunabiliyorum. Yanında sevdiğim kadın var o da ağlıyor. ‘Neden ağlıyorsunuz?’ demek istedim ama dilim küçüldü, çenem durdu. Hatırladım. Vurulmuştum, bir baba tarafından. Ben de ağlamak istedim fakat yaş gelmiyor. Kızıma bakıyorum. Üzülme, demek istedim. Hayat denilen yolda yalnız bırakıyorum, affet, demek istedim. Ama anlamıştır; çünkü ağlaması hızlandı, bağırışları kulaklarımı deliyor. Işıkları tekrar açtılar. Gölgeler. Etrafımda sadece gölgeler ve ‘neden’ sorusu kafamda. Nefesim sıklaşıyor. Kısa ve aralıksız. Sessizlik. Gölgenin biri kalbimde, kalbimi patlatacak. Nefesim düzeliyor, daha rahat nefes alıyorum. Ölümüm izleniyor sevdiklerim tarafından. Öleceğim. İlk kez bu duyguyu tadıyorum. İğne şırınga ediyorlar, acılarım biraz hafifliyor. Kızım yanımda beliriyor. Elimi sıkı sıkı tutuyor. Bırakma beni. Sevdiğim, sevgilim diğer elimi tutuyor. Bırakmayın beni. Evlenmeliydik seninle. Evlilik için yavaş davrandığıma çok pişmanım. Bu, seni sevmediğimden değil, yapacak çok işlerim olduğundan. Eğer kurtulursam ilk işim senle evlenmek olacak, eğer kurtulursam. Ya kurtulamazsam. Cenazemi düşünüyorum. Musalla taşı ve omuzlarda taşınıyorum. Toprak atıyorlar üzerime, atmayın diyemiyorum. Benzersiz bir korku saplanıyor. Ölümden sonra ne olacak endişesi vücudumun her yanını sarıyor. Kalbim tekrar hızlanıyor. Elim gevşiyor. Nefes alışım hızlanıyor. Gölgeler azaldı. Göz kapaklarım kapandı. Nefesim durdu. 9

[close]

p. 12

Aforizmalar Vedat Ali Özkan Kayacı 162 TEMMUZ Kafa dolu iken boşta gezen adamdan edîb yâhud mütefekkir çıkabilir mâmâfih boşta gezer hem içi boş ise şâyet ondan ancak hiç yaşanmamış bir ömür çıkar!.. (“Aforizmalar 3” kitabından) Vicdân ahlâkın, ahlâk ise aklın cüz’ü olduğu vechile aklın bulunduğu heryerde “vicdân” da mevcûddur... Lâkin vicdân “akıl”dan ayrı bulunabilir! Bu ise “safdîllik” hâlinde tezâhür eder. Bir de; hem akıldan hem de vicdândan mahrûm kalabilen “zekâ” sözkonusudur ki “vahşet”i doğurur!.. (“Aforizmalar 1” kitabından) “Felsefeci”lerin bâtıl inançlarından birisi, belki de birincisi: “Felsefe sorusunun yâhud felsefî sorunun yâhud felsefedeki soruların illâ ki cevabı olması gerekmez; çoğu zaman sorunun kendisi yeterlidir”!?.. Bu ancak kişinin kendini aldatmasının zirve yâhud başka açıdan denirse dip noktası olup cevaba ulaşamayan yâhud ulaşmaktan ümîdini kesen yâhud ulaşmış kimseye rastlamayan yâhud cevabı aramaya yetecek uzun sabrı ve cehdi gösteremeyen kimselerin meylidir!.. Bir de -en acınası da bu- felsefeyi “bir yere” ulaştıracak vâsıta, birüste çıkaracak merdiven olarak görmeyip -aslında bunu göremeyip- ona tutkuyla bağlanarak tabulaştıran ve bu sûretle vâsıta ile biryere varmadan dâimî olarak orda-burda dolanıp-duran veya bir-üste çıkmadan merdivende oyalanmayı meşgale hâline getiren kimselerin... (“Aforizmalar 2” kitabından) Lisânımız mütemâdiyen işlemeye devam ettikçe; gönlümüz de dibi delik tas gibi aklımızdan kendisine intikâl edenleri rasgele oraya-buraya döküp saçacaktır!.. (“Aforizmalar 1” kitabından) İki zât-ı muhterem bir araya geldiklerinde umûmda vâkî olan üzere muhabbet hâsıl olabilir mâmâfih biri daha bunlara dâhil olduğunda altı kişi olurlar: Egoları da onlara katıldığından herbiri için diğerleri tribüne dönüşmüştür artık... (“Aforizmalar 3” kitabından) Güzel olan: Basitlik... İyi olan: Sâdelik... Câzib olan ise: Sûnîlik... Öyle değil mi... Bizi o mahvediyor... Tatmînsizleştiriyor... Bocalatıyor... İçimizi boşaltı- yor... Bizi yaşayan ölülere... Zombilere çeviriyor... O zaman da... Önce kendimize... Sonra çevremize... Huzûrsuzluk ve mutsuzluk... Tahammülsüzlük... Tevekkülsüzlük... Yayıyoruz... Dalga dalga... Ama... Önce kendimiz boğuluyoruz... “Yazık olan Süleyman Efendi” misâli... “Süleyman Efendi”nin nasırları var... Ama... Onun nasırları ayaklarında... Bizim nasırlarımız ise... Kalbimizde... Gönlümüzde... Hatırlarsak nasırsız zamanlarımızı... Ne kadar az ve basit şeylerden mes’ûdluk duyardık... Küçük bir çocuk sâfiyetiyle... Büyüdük... Ne oldu... Belki de... Aslında... Büyüyen biz değiliz... Arzûlarımız... İhtirâslarımız... Gafletlerimiz... Günahlarımız... Hatâlarımız... Küçülen ise... Hem bu dünyâda... Hem öbür dünyâda... Bahtiyâr olma ümîdimiz... Maalesef... Acı... Esef verici... Allâh hepimizi ıslâh etsin... Ne diyelim... Zîrâ... “Kalbleri evirip çeviren de O...”!!! (“Aforizmalar 1” kitabından) Muhâtabımın zekâsında asgarî aradığım odur ki ihtilâfımızda ittifâk edebilelim... (“Aforizmalar 3” kitabından) “Mantık”: İnsanı isâbetli / tutarlı ve fakat yanlış sonuçlara vardırabilir!? Mâmâfih; hadd-i zâtında rûhun bir melekesi olan “akıl” bunun için vardır!.. Zekâ ve zihnin soluğu kesilmesi hâlinde ve dahî mantık yolunu bulamaz olduğu durumda mihmandârlık etmeye devam edip hakîkati / gerçeği görmemize vâsıta olur!!! Tabî bunun için evvelâ “rûh” sâhibi olmak lâzımgelir!?.. Sâfi yaşamak, hayât belirtisi göstermek, cân taşımak yetmez!!!???... (“Aforizmalar 2” kitabından) Öldürmemiz lâzımgelen “rasyonel akıl”dır; “sezgisel akıl” değil!.. “Taş-kesilmiş bir akıl”a îtimâd etmek safdîllik ise de; “buz gibi akılsızlık” etmenin de âlemi yok!!! (“Aforizmalar 1” kitabından) Dedi: Bulanık sularda avlanmamalı!.. Dedim: Kişinin kafası bulanıksa hadd-i zâtında anlamayabilir hangi su bulanık... Duru olanı bulanık, bulanık olanı ise duru zânnedebilir... (“Aforizmalar 3” kitabından) 10

[close]

p. 13

162 TEMMUZ Makinenin Göremediği Gerçek Cemal Kılınç Fotoğraf makinesinin göremediği manzaralar akıyor günlük hayatın derinlerinden. Hiçbir kadrajın çerçeveleyemediği görüntüler örgüsü insanlık halleri. Görüntü kaydedici cihazların algılayamadığı yaşam parçacıkları anbean dolaşımdalar. Onlardır hayatı hakikat yapan, anlamlandıran. Çerçevenin dışında kaldığından tabedilemeyen görüntülerdir çoğunlukla insanı insan yapan durumlar. Fotoğraf makinesi ve türevleri ne anlar sevinçten, ne anlar acıdan, kederden, üzüntüden, coşkudan, heyecandan, tutkudan, tembellikten, gayretten ya da içimizdeki içkin aşktan ne anlar. Haberdar olabilir mi bütün bir makine bu öz gerçekliklerden? Bugün normal zamanlarımızda bile maskelerimizi takmadan çıkmıyoruz sokağa. Dolayısıyla anormal zamanlar en maskesiz anlarımızdır. Maskeliyken ne kadar yabancıysak kendimize; anormal zamanlarımız da bir o kadar yabancıdır vizöre. Kaç tanesini yakalayabilir görüntü kaydedici cihazlar insanın hakikatine ilişkin oluş ve duruşların. Orada da gözden kaçırdıkları o kadar önemli pozlar vardır ki, hiçbirini algılayamaz/algılatamazlar. Mesela mı diyorsunuz? Alın size misal; can pazarının yaşandığı bir savaş meydanında çocuğunu kaybeden annenin onu yarasız beresiz canlı bulduğu bir an düşünün. Annenin o an duyduğu sevinci hangi makine hissettirebilir bize? O çocuğun uçsuz bucaksız ıssızlıktan kurtuluş hissini hangi teknolojik aygıt anlatabilir? Onlar ancak hastalığımızın, sağlığımızın, mutluluğumuzun, hüznümüzün yüzeye çıkan kısmını resmedebilir. Sağlığın gürbüz görüntüsü, sevincin şakrak gülücüğü, acının kederle buruşmuş yüzünü gösterirler sadece; o da yarım, öksüz, acınası. Daha içerilerde neler olup bittiğine dair zerre kadar bilgiye sahip değildir, olamazlar da. Hiçbir acıyı çekemez, hiçbir sevinci yüzde yüz gösterip paylaşamaz teknolojik alet edevat. Ne doğum sancısını, ne alın terinin gözü yakan acısını, ne terin dudakta bıraktığı tuzun lezzetini, ne şu ne bu… Örneğin dilimizden damağımıza, oradan beynimize, oradan en ücra köşemize doğru yavaş yavaş yayılan baklavanın rayihasını hangi mekanizma görüntüleyebilir ki? Siz hiç ihanet fotoğrafı gördünüz mü? Ya da işte bir yalanın resmi budur/böyledir yalan denilen şey dediğiniz oldu mu? Olamaz, çünkü bu insanlık durumları kadraja bir gömlek büyük gelir. Bir insanı insan yapan hakikatli duruşları kadrajlamak eskilerin deyimiyle; efradını cami ağyarını mani bir çerçeve içerisine oturtmak öyle kolay iş değildir. Ürpertiyi de göremez ve gösteremez bunlar. Zifiri karanlık, ıssız ve sessiz bir gecede birdenbire gürleyen bir aslanın homurtusu karşısında duyulan, canı boğaza fırlatan ürpertiyi fotoğraflamak isteyebilirsiniz. Ama heyhat! Bugün bütün insanlık kahredici bir illüzyona tutulmuş gibi yaşıyor. Hayatımız koca bir yanılsamadan ibaret. Halüsinasyon görüyor, sanal âlemde uçuyoruz. Yanılsamamız ne zaman bitecek bilinmiyor. Bedenimizi kutsuyor, hayatın anlamını ıskalıyoruz. Bir metre uzaklığı görebilen öz çekim sopaları (selfie stick) satış rekorları kırıyor. Hayatımız koca bir sanal iken tek gerçekliğimizin ölümümüz olduğu görülüyor. 11

[close]

p. 14

162 TEMMUZ 12 Eylül ve Kibrit Kutusu Bedran Yoldaş Bir sonbahar günüydü. Üniversiteler eğitime başlayalı çok olmamıştı. Öğleden önceki son zil sesiyle tüm öğrenciler aynı anda çıkıyorlardı. Yemek zamanıydı. Herkes aynı anda dışarı çıkmaya çalışıyordu. Birkaç kişilik gruplar halinde yürüyen öğrenciler, kız arkadaşının elinden tutan ve hiç bırakmak istemeyen; bıraksa bir daha gelmeyecekmiş gibi; ama o aşamaya gelinceye kadar ne emek harcadığını bir o bilir sev-gençler. Öğle yemeği ve zamanı olması hesabıyla herkes aynı anda merdivenlere yüklenince bir izdiham oluştu ve bu durum artık alışageldiğimiz sıradan bir hal almıştı. İşi biraz ağırdan alıp izdihamın bitmesini bekleyen birkaç arkadaş sonlara doğru daha rahat yürüyerek kantine doğru gitmeye başladık. Uzun bir yemek kuyruğundan sonra YURTKUR’un verdiği nispetten daha ucuz yemekleri alıp aynı masaya oturduk. Yemekten sonra ritimli ve yüksek sesli müzik kulaklarımızı tırmalamıştı. Tabi çoğunun hoşuna gidiyordu bu durum. Ama hem yabancı hem de yüksek sesli olması bir gazino havası veriyordu, bize göre. Kendimizi dışarı attık. Giriş kapısını arkamıza alınca bir oh! Çektik. Yağmur yağmıştı. Nisanın ilk günlerini andıran bir hava oluşmuştu. Sanki bahardan ödünç bir gün alınmıştı o gün. Çam ağaçlarının yaprak uçlarında yavaş yavaş aşağı düşmeyi bekleyen yüzlerce, binlerce berrak su damlacıkları duruyordu. Aşağıya bir kuğunun süzülüşü gibi süzülüyorlardı art arda. Bir çam ağacının tam altına değil de biraz açığında oturduk dört kişi. 12 Eylül’ün insanlar üzerindeki kâbusu, olanca ağırlığıyla hissediliyordu o günlerde. Sınıfta, hocanın, on dakika geç kalmasını fırsat bilerek aramızda başlayan yarım kalmış siyasi sohbete, oturur oturmaz kaldığımız yerden devam ettik. Devam ettik etmesine ama alışagelmiş bir refleksle etrafımızı süzdük önce. Aynasızlar olabilir diye korkuyla sağa sola bakındık. Yarası olan gocunur derler. On İki Eylül sarmalında yaşayan biri iseniz hayatınız sadece müzik, sev-genç ve çizilen birkaç şablondan ibaret değilse hangi ideolojiden olursanız olun-yaranız vardır. Gocunmak zorundasınız. Kedi ailesine ait bir pençelinin pençeleri arasına düşme tehlikesini yaşayan av misali refleksleriniz gelişmek zorunda. Bu bile sizi koruyamayabilir. Küçük hatalar yapabilirsiniz ve bu, size, hayatınızın en ağır travmasını yaşatabilir. Aslında On İki Eylül bitmiş parlamenter sistem devreye girmiş ama korku imparatorluğu olanca gücüyle hüküm sürmekte memleketimde. Var olan sistem de devletin bu korku balyozundan “istemem yan cebime koy” misali yararlanmakta. Çünkü iktidar hâlâ asker ile siviller arasında paylaşımdadır. Siyasi otoritenin de pek şikayeti yoktu bu durumdan. Aramızdaki tartışma kızışmaya başladı: “Bence bu sistem gibi sosyalizmin de sorgulan- ması gerekir. Çünkü halen var olan tek sosyalizm Sovyet Rusya ve orada gerçekleşen devrim bir proleter devrim asla değil. Tam tersine Rus çarlık zulmüne karşı Lenin ve arkadaşlarının başlattığı bir halk hareketidir. Bunun temelinde Marx’ın bahsettiği hiçbir sebep sonuç ilişkisi yoktur ve bana göre bu Marx’ın diyalektik materyalizmine ters” dediğimde, arkadaşım sözümü kesti. - Bence sen yoldaşlık vasfını çoktan yitirmişsin. Sen zaten bilimsel materyalizme inanmıyorsun. Sanırım diyalektiğin ne olduğunu bilmediğin için bunu benimsememişsin. Ben de: “Zorlamayla diyalektiğin başlangıç tarihinin M.Ö. 5. yüzyılda Herakleitos’a dayandığını ve daha sonra kavramsal olarak değişim geçirdiğini” dile getirdim. “İnanmak zorunda değilim ama bir sömürü ve zulüm düzeni varsa ormandaki kuru-yaş misali herkesi yaktığı için ortak direnişin gerektiğini ve asıl devrimciliğin bu olduğundan” falan bahsettim. O zamana kadar söze hiç karışmayan grubun tek kız üyesi atıldı: “Bence Sait arkadaşın söyledikleri de önemli. Ortada yanlış bir durum varsa önemli olan beraber dinlemek” dedi ve ekledi: “Ondan sonra yerine gelecek düzen için gene kapışalım. Yani, bence, Sait arkadaşın yanlışı burada; bir şeyi yaparken sonunu da düşünmek gerekir, diye düşünüyorum” dedi. O zamana kadar söze hiç karışmayan dördüncü arkadaş biz konuşurken, eline geçirdiği küçük bir çam dalı ile yağmurun yumuşattığı toprağı gayri ihtiyari kazıyordu. Hem dinliyordu, hem de yerde birkaç santimetre karelik bir çukur kazmıştı, farkında olmadan. Bu arkadaş On İki Eylül darbesinde yakalanmış, çok ağır işkenceler görmüş ve birkaç yıl hapis yatmıştı. Sanırım yaşadıklarının verdiği ağırlık ve sarsıntı onu daha sorumlu ve ağır başlı durmaya itmişti. Başını kaldırdı ve ilk defa söze karıştı: “Aslında bu da doğru; bir hareketin düşünce birlikteliği çok önemlidir. Bence Sait arkadaşın yanlışı buradan kaynaklanıyor.” Bu arada konuşurken yanı başında atılmış boş bir kibrit kutusunu buldu. Konuşurken gayri ihtiyari alıp, çukurun içine attı. Ve küçük çukurun yanında biri- 12

[close]

p. 15

162 TEMMUZ ken küçük toprak tümseğini elinin kenarı ile çukurda bekleyen boş kibrit kutusunun üzerini kapattı. Hem konuşuyor hem de çukura attığı boş kutunun üzerini eliyle bastırıyordu. Tartışma uzayıp gitti. On İki Eylül öncesinin gençliği Altmış Sekiz Kuşağının kalıntılarını hâlâ taşıyordu. Okumayı ve okuduğunu tartışmayı seviyordu, ama gelecek olan nesillerin üzerinde karabulutlar geziyordu. Bu rejim kendisine göre bir nesil yetiştirmeye çalışıyordu: Sormayan sorgulamayan emredeni yapan bir kemiyet istiyordu. Öncesinde kalma gençliği sindirmeye kararlıydı. Kararlıydı çünkü bu gençlik bildiğini gelecek kuşaklara aktarsa işte tehlike orda başlıyordu. Ayakta durmak/durabilmek için baskı despot rejimlerin ortak yanıydı. İlk dersimizin boş olması bize daha fazla tartışma fırsatı vermişti. Nihayet ders saati geldi. Dersimize girdik ve akşam herkes kendi yoluna gitti. Ben de yurda döndüm. Elimde, okuduğum Frantz Fanon’un yazdığı “Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi” adlı kitabı vardı. Otuz kırk sayfası kalmıştı, okunmayan. Bitirip uyumak istedim. Şaban adında bir arkadaşım vardı. Kendisi imam hatip çıkışlıydı. Sürekli gülümseyen bir yüz ifadesi vardı. Şakacıydı. Neşeliydi. Fıkıh bilgisi iyi sayılırdı. Bazen bu bilgisinden yararlanıyordum. Bazen girdiği ideolojik, siyasi tartışmalarda yardımına koşardım. Samimiyetimiz ilerlemişti. Yediğimiz içtiğimiz bir olmuştu. Benim okuduğum kitapları o da okumaya başladı. Elimde Alex Haley’in yazdığı MalcolmX kitabı vardı. Çok harika bir eser olan bu çalışma beni çok etkilemişti. Kitabın içeriğini Şaban’a anlattığımda bitirir bitirmez aldı ve okumaya başladı. Böyle bir kitabı tavsiye ettiğim için sürekli teşekkür ediyordu. Ama aynı zamanda kitabın çok kalın olmasından da yakınıyordu. Gündüz dışarda konuştuğumuz iki arkadaş ile Şaban, aynı koğuşta kalıyorlardı ve iki koğuş ötedeydi. Çoğu zaman sohbet ve münakaşalara akşamları da devam ederdik. O akşam nedense biraz huzursuzdum. Sadece biraz kitap okuyup uyumak istemiştim. Uyku özerime iyice çökmüştü. Birden Şaban’ın olduğu koğuştan kızma ve bağırma sesleri gelince uykum iyice kaçtı. Koğuşlarına doğru gitmeye başladım. İçeri girdiğimde yüz ifadelerinden iyi olmadıkları görünüyordu. Neden sinirlenmişti Şaban, anlam vermeye çalışıyordum. Diğerleri Şaban’ın öfkelenmesine aldırış etmeden sakin bir şekilde duruyorlardı. Merakım gittikçe artmıştı: “Şaban kardeş hayırdır, ne oldu?” Elinde MalcolmX kitabını sıkı sıkıya tutarak; “Onlara sor?” dedi. Diğer arkadaşlara yüzümü döndüğümde, sor- mama fırsat vermeden: “Yav Sait kardaş, kaç gündür Şaban Hoca’m bu kitabı okuyor. Kitap o kadar kalın ki, bitmiyor. Biz de aramızda anlaştık ve kitabın sayfa ipini yüz elli, iki yüz sayfa ileri alalım dedik. Ama hocamız bizi yanlış anladı” dediği anda kendimi kahkaha atarken buldum. Onlar da daha hızlı gülünce Şaban arkadaşımızın da o kızgın bakışlı yüzü değişti, önce gülümsemeye başladı sonra da kahkahayla gülerek bize katıldı. Ortam yumuşamış, yanlış anlaşılma tatlıya bağlanmıştı. O gece ilk defa siyasi tartışma yapmadan; arkadaşların koğuşundan diğer arkadaşların da katılımıyla geç saatlere kadar sohbet ettik. Sabah uyandığımda her zaman yaptığım gibi ilk işim dışarı bakmak oldu. Hava çok bulutluydu. İnşaat Fakültesi’nin bahçesindeki çam ağaçları dünkü gibi etrafa neşe saçmıyordu. Rüzgâr sararan yaprakları alıp alıp savuruyordu. Hazırlanıp dışarı çıktığımda dün akşam sohbet ettiğimiz arkadaşları kapıda gördüm. Dün akşamki neşeden eser yoktu. Tedirgindiler. “Ne oldu?” diye sorduğumda: “Hiç sorma! Dün akşam polisler bizim koğuşa baskın yaptı. Arkadaşımızı götürdüler” dedi, diğer arkadaşlar da söze girdi: “Yav zaten yeterince işkence ve hapis yatmış daha ne istiyorlar kendisinden” dedi. Evet, dün akşam konuşup sohbet ettiğimiz ve aynı zamanda sınıf arkadaşım olan zat, tekrar götürülmüştü. Derse girdik. Hayat devam ediyordu. “Giden gider, kalan sağlar eğlenir” diye söylendim kendi kendime. Ertesi günün sabahında yine okulun yolunu tutmuştuk. Birden gözaltına alınan arkadaşımızı karşımızda görünce şaşırdık. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettikten sonra merakımız daha da artmaya başlamıştı: “Ne oldu?” diye soruları peş peşe sorduk. “Hani boş bir kibrit kutusu vardı ya!” “Onda bir şey mi vardı?” diye sözünü kestim. Gülümseyerek: “Hayır, canım, ne münasebet. İşte ben o boş kutuyu oraya gömerken beyefendileri bir merak sarmış. Acaba oraya ne gömdü?” diye. Gece yarısı beni oraya götürdüler. “Buraya ne gömdün?” dediler. Ben de boş kutuyu çıkarıp onlara verince, beni karakola götürüp nezarete attılar. Geceyi orda geçirdim. Sabah da saldılar. Bana: “Sizin en ufak hareketiniz ve küçük bir kıpırdayışınız dahi kontrolümüz altındadır” dediler. Mesele bu kadardı: Gözdağı vermiştiler… Ayağımızı denk alalım diye… 13

[close]

Comments

no comments yet