Birnokta Dergisi Sayı 160

 

Embed or link this publication

Description

Birnokta Dergisi Sayı 160

Popular Pages


p. 1

AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ • 15. YIL MAYIS 2015 . SAYI 160 birnokta.net Ne yapmalı?.. • ALİYE AKAN • SÜLEYMAN ÇELİK • ADEM DÖNMEZ • AHMED ÖZTÜRK • SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN • ZAFER ACAR • AYKUT NASİP KELEBEK • ABDULLAH İLHAN • TUNCAY GÜNAYDIN • MERYEM ÇELİK • HAYRETTİN TAYLAN • MURAT SOYAK • SUAVİ KEMAL YAZGIÇ • CEMAL KILINÇ• NECMEDDİN ATLIHAN • MEHMET EMİN İBRAHİMOĞLU • BEDRAN YOLDAŞ • ÖZAY ASLAN • EMİN KARACA • CUMALİ ÜNALDI HASANNEBİOĞLU • TEMEL HAZIROĞLU • ÂŞIK KENZİ • 8 @ist_birnokta

[close]

p. 2

Seçkin kitabevlerinde Dergimizi temin edebileceğiniz kitabevleri: ADANA Şafak Kitap Kırtasiye, Hurmalı Mah. İstiklal Cad. No:17 Seyhan - Adana, Tel: (0322) 431 10 10 AMASYA Akademi Kültür Merkezi, M. Kemal Paşa Cad. No:16 Amasya, Tel: (0358) 218 68 69 • BALIKESİR Oku Kitabevi, Atalar Cad. Yeşilli İş Hanı, Balıkesir Tel: (0266) 241 90 65 • DİYARBAKIR Ensar Kitap Kırtasiye, Tel: (0412) 224 26 09 • Küçe Çayevi, Bayındırlık Cad. Gülistan Apt. - Diyarbakır, Tel: (0536) 670 48 54 • ELAZIĞ Batı Yayın Dağıtım, Nail Bey Mah. Vali Fahri Bey Cad. No:9/A Elazığ, Tel: (0424) 237 69 71 • ERZURUM Erzurum Kültür Eğitim Kitap Kırtasiye, Cumhuriyet Cad. No:29 Özel İdare Ticaret Sit-1, Kazım Karabekir - Erzurum, Tel: (0442) 235 23 23 • ESKİŞEHİR Yediler Kültür Merkezi, Deliklitaş Mah. İbrahim Karaoğlanoğlu Cad. Eskişehir, Tel: (0222) 220 55 50 • İSTANBUL Ağaç, Fevzipaşa Cad. Ş. Kubilay Sok. No:6 Fatih - İstanbul, Tel: (0212) 415 22 41 • Bağcılar TÜRDAV, Göztepe Mah. Orhangazi Cad. No:16 Bağcılar - İstanbul, Tel: (0212) 446 08 08 • Beyaz Adam, Cevizlik Mah. İstanbul Cad. Hafız Çıkmazı No:4 Bakırköy - İstanbul, Tel: (0212) 543 90 00 • İnkılap, Fevzipaşa Cad. Ş. Kubilay Sok. No:6/A Fatih - İstanbul, Tel: (0212) 521 57 76 • İnsan Yayınları, İstiklal Cad. No:96 Galatasaray, Beyoğlu - İstanbul, Tel: (0212) 249 55 55 • Kaknüs, Kızkulesi Kültür Merkezi, Mimar Sinan Mah. Selami Efendi Cad. No:5 Üsküdar - İstanbul, Tel: (0216) 341 08 65 • Kitabevi, Çatalçeşme Sok. No:54/A Cağaloğlu - İstanbul, Tel: (0212) 512 43 28 • İZMİR Nuryay Yayıncılık, 853. Sok. No:25/D Kemeraltı - İzmir, Tel: (0232) 489 19 71 • KONYA Hüner Yayınevi, Mimar Muzaffer Cad. Rampalı Çarşı No:14 Meram - Konya, Tel: (0332) 350 91 05 • KÜTAHYA Üniversite Kitabevi, Alipaşa Mah. Genç Ali Sk. No:5/A Kütahya, Tel: (0274) 224 85 85 • MALATYA Nida Dergisi, Tel: (0422) 321 21 87 • Sönmez Kitabevi, Hamidiye Mah. Kuyumcular Sok. No:17/B, Malatya, Tel: (0422) 321 28 08 • NİĞDE Gökçe Kitabevi, Bor Cad. Dışarı Camii Sok. Merkez 51100 Niğde, Tel: (0535) 896 16 18 • RİZE Önce Kitap, Atatürk Cad. No:311/B, Merkez - Rize, Tel: (0464) 214 74 05 • SAMSUN Selamet Kitap, Necipbey Cad. No: 55 Samsun - Tel: (0362) 435 33 07 • TRABZON Beşikçi Kitap Kırtasiye, Uzun Sok. İnci Sts. No:7 Trabzon, Tel: (0462) 321 67 30 • VAN Vakıf Kitap Sarayı, Aydın Talay Yeraltı Çarşısı No:2-4 Merkez, Beşyol - Van, Tel: (0432) 215 24 32 Ayrıntılı bilgi için : (0216) 557 82 87

[close]

p. 3

İÇİNDEKİLER 160 MAYIS EDİTÖR’DEN 2 Bir Medeniyet Kuşatması Aliye Akan 3 Âzâde’nin Rüyası Süleyman Çelik 4 Sızı Adem Dönmez 6 Saksağan Ahmed Öztürk 8 Cennet Selvigül Kandoğmuş Şahin 11 Tekçok Zafer Acar 12 Kederle Bela - VI Aykut Nasip Kelebek 13 AAXA Abdullah İlhan 14 Mancınık Tamircisinin İtirafı Tuncay Günaydın 15 Yağmur Kıblesi Meryem Çelik 16 Sosyolojik Manipülasyonların Tatlandırıcı Odağı Siyonizm Hayrettin Taylan 20 Hatıralar Işığında Ortadoğu’yu Anlatmak Murat Soyak 28 Başkalarının Verdiği İsimleri Terk Edelim Suavi Kemal Yazgıç 30 Küsme Hakkı Cemal Kılınç 31 Ne Yap(ma)malı? Necmeddin Atlıhan 32 Müslüman Medeniyetini Aramaktan Olmaya İzin Vermeye Fark Yaratacak Tek Değişim İnsanın Kalbindeki Dönüşümdür Mehmet Emin İbrahimoğlu 35 Nereden Başlamalıyız? Bedran Yoldaş 37 Yaşadığımız An’dan Hesaba Çekileceğiz Süleyman Çelik 38 Okumalı Özay Aslan 40 Ne Yapmalı? Önce Umudu Kesmemeli! Emin Karaca 41 “Ne Yapmalı” Sorusu Başlıbaşına Bir Eylemdir Cumali Ünaldı Hasannebioğlu 44 Müslümanca Duruş / Yüceliş Temel Hazıroğlu 47 Yarını Arayış Temel Hazıroğlu 48 Koşma Âşık Kenzi Eylül 2014 sayımızın kapağı soru işaretiydi. Yaşadığımız zaman diliminde dünyaya ve “gidişata” dair sorgulamalar yapmayı önermiştik. Herkesin şikayet ettiği ve bunca konfora rağmen “mutlu” olamadığı bir dünya görüyorduk. İnsana, doğaya, kutsala aykırı bir dizgenin; insanlığı nesneleştirdiği, tektipleştirdiği, yalnızlaştırıp ve ayırıp ayrıştırıp birbirine düşman ederek nüfus kontrolü yaptığı ortadaydı. Güncel lokal politik tartışmaların tuzağına düşmeden, insan/insanlık meselesi üzerine evrensel bir açı ile düşünmeyi, sanatçı duyarlığının bu noktadaki “tesbit”lerini görüp göstermek istedik. “Ne yapmalı” sorumuza cevap bekledik. Galiba ya sesimizi duyuramadık, ya da dünyada herşey “tıkırında” ve biz abartıyoruz. Kötücül değiliz oysa, her olumsuz karanlıktan umut ışığı çıkartabilecek bir dünya görüşünce bakıyoruz. Mesela dünyanın bir yerinde birileri bir kağıt basıyor, buna bir değer izafe ediyor ve o bastığı kağıtla yeryüzünün herhangi bir yerinde bir mülkü veya malı, hatta bir insanı satın alabiliyorsa; bu, dünyada işlerin kötü gittiğinin yeter yegane delilidir. Yani endişeli soru işaretimiz doğru söylüyor. O zaman, yankısızlık herhalde sesimizi duyuramamaktan. Başka türlüsü olamaz. Sanatla, yani en insan alanla uğraşan birilerinin bunca duyarlığa rağmen, salt kendi şan ve şöhretleri, mülkiyet hırsları peşine düştükleri ve “aferin” kovaladıkları ya da azıcık sosyal duyarlık sahiplerinin şu veya bu parti holiganlığıyla vicdan rahatlattıkları ve asal evrensel insan sorunlarına bigane kaldıkları ve başka bir dünya hayal edemedikleri, tıkandıkları, sindikleri, içbükey kıvrımlar içinde yittiklerini varsayamazdık. Hüsnü zannımız, âlicenaplığımız. Özel sayı değil dosya oldu “ ne yapmalı?” Bu kadar yapabildik ama, belki yeni açılımlar için bir işaret fişeği olur diye de teselli bulduk. Esenlikle kalınız. MS İstanbul Bir Nokta Aylık Edebiyat Dergisi ISSN: 1303-4316 - Mayıs 2015 - Sayı 160 www.birnoktaedebiyat.com, istanbulbirnokta@hotmail.com, arslanmurat@turk.net • Monad Film ve Tanıtım Hiz. Ltd. Şti. adına Sahibi Harun Raşid MEMİŞ • Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Murat ARSLAN • Yayın Yönetmeni Mürsel SÖNMEZ • Görsel Yönetmen Murat ARSLAN • Düzelti Ulaş KONUK, Mahmut FEYZİ • Yönetim Yeri Burhaniye Mah. Abdullahağa Cad. Enveriye Sok. No:26/2, Üsküdar 34676 İstanbul Tel: (0216) 557 82 87 Faks: (0216) 557 82 85 • Yazışma Adresi Örnek Mah. Şehid Cahar Dudayev Cad. No:32 Ataşehir 34704 İstanbul Tel: (0216) 324 36 05 • Posta Çeki Hesabı Necmettin H. Atlıhan - 5636247 Yıllık Abone Bedeli: 80.-TL / Kurumsal Abone Bedeli: 160.-TL • Yayın Türü Yerel Süreli • Baskı Tarihi Mayıs 2015 Baskı Şan Ofset, Hamidiye Mh. Anadolu Cd. No:50 Kağıthane, İstanbul Tel: 0212 289 24 24

[close]

p. 4

160 MAYIS Bir Medeniyet Kuşatması Aliye Akan Bakmayın zamanın şimdilerdeki hızlı akışına, o, ana damarının, ruhunun ağırbaşlılığını koruyor aslında. Güncelin arka planında ve geçmişten geleceğe doğru akışında göğün renkleriyle renklenen bir su gibi, insana ait ana gündemi dokuyor. Bu güncel bulanıklık perdesinden oraya doğru baktığımızda merkezinde insan bulunan, onun “öte” ile ilişkileri olan ve bundan doğan söz, ses, renk armonisinin tınılarının estiği bir rüzgâr var. Geçmişte de böyleydi, görüntünün gündemi ile ötesindeki varoluşun gündemi hep farklı olmuştu. Ama o; insanın asal gündemi ile gündelik telaş ve görüntünün kapı aralığından sanatın ışığı hep sızadurdu. Sanat; insandan insana, insandan hayata ve görünürden görünmeze ulaşan bir vasıta olarak; özü, hayatı olumlamak olan bir insan eylemi olarak zamanın ağırbaşlı düzleminden sesleniyor ve varoluşa yeni sahneler eklemeye devam ediyor. Var edilmemişliğin ve zaman dışılığın gri bulutları arasında ise zuhur tayfları var olacak daima. Kuşkusuz, insanlığın kültürel ve sanatsal birikimi, çeşitli kültür ve medeniyet havzalarından akan verimlerle oluşmuştur. Tarihsel süreç içerisinde ayrışan ve zenginleşen bu birikim, temel itibariyle; bir aslın ve özün, aynı kaynağın, tek var edici kudretin insana yetenek olarak verdiği ve duyuş olarak esinlediklerinin sonucudur. Bu ana çizgiye, esenlik ve barış, ahenk ve yasa, hakikat ve güzellik anlamlarını içeren “İslâm” diyoruz. İnsanlığın önder ve öğretmenleri olan tüm peygamberler bu inanç, duyuş, davranış ve var olmayanı oluş, var olanı ise yeni inşa sürecine sokan insan hallerinin ve söz konusu ana hattın temsilcisidirler. Zamanla bu kökendeki birlik ayırıcı tanımlamalara uğramış, farklılaşmış ve zaman zaman da ‘asl’a yapılması gere- ken atıf göz ardı edilmiştir. Varoluşu tek ve bir hakikat özüyle izah etmek; son peygamberin getirdiği, özgünlüğü ve korunmuşluğu tartışma götürmeyen İslâm düşünce ve sanatının işlevi ve amacı olmuştur. İslâm, insanlık için doğru bir yaşama üslûbu ortaya koya geldiği gibi, insanın kendi hakikati ve hayatla muhataplığı sonucu, edebiyatından musikisine, mimarisinden hayatın her alanına getirdiği güzellik ölçülerine dek her şeyi kuşatan bir medeniyet oluşturmuştur. Sanatı bir yabancılaşma trajedisinden değil, hakikati idrak mestliğinden zuhur olarak yaşayan bu medeniyet, parçalanmış hakikatin ve benmerkezci gururun etkisiyle kendisini yok saymaya çalışanlara rağmen canlılığını, zamanın dil ve araçlarıyla yansımalarını göstermeye devam etmektedir. Siyasi ve iktisadi olarak yeni bir diriliş ivmesi gösteren İslam Medeniyeti sanat ve kültür alanında ileri bir düzeyde hamleler gerçekleştirmektedir. Bu medeniyetin ana mirasçılarından ve inşa edicilerinin başında gelen ülkemiz de elbette bu konuda öncülük etmektedir. Bu siyasi ve iktisadi “diriliş” ya da yeni atılım sürecinde gerçekleşen sanatsal verimleri öne çıkarmayı, sıkışmış insanlık ufkuna kadim ve aynı zamanda taze ufuk ve alanlar açmayı sağlayan kültürel zeminler oluşturmak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Şimdiden, geçmiş ve geleceğe; medeniyet bahçemizden sonsuz uzama doğru diri ve diriltici soluğun esintilerini duyumsatmak, ilk insan/peygamberle başlayan serüvenin günümüze ulaşan muhasalasından köklenen ve insanın içinde de gerçekleşen, sürekli var edilmekte olan varoluşun izdüşümlerini iyi okuyabilmek için, istisnasız herkesin, bulunduğu konum, zaman mekân, vazife her ne olursa olsun omuz vermekle yükümlü olduğunu ciddi şekilde idrak etmesi gerekmektedir. 2

[close]

p. 5

160 MAYIS Âzâde’nin Rüyası Süleyman Çelik Ne zaman bir türkü dinlesem, abim İşte tam şurası burkulur yüreğimin Yüce dağları sis basar gibi gelir hüzün Ayaklarım gitmez, dilim söylemez olur Suskunluk bir yarayı büyütür de büyütür. Dağlara doğru gideyim, derim Belki kendime doğru, belki bir ses bulurum, abim Bir ağaç altında, engin mavisinde gökyüzünün Durulup, dinlenip belki, belki hür bir kuş olurum Olurum da, uçarım sesine sevgilinin. Ben hiç rüya görmezdim, abim Keskin bir kılıç gibi yaşardım hayatı Güleceksem, gündüz gözüyle güleyim derdim Yaşamak, oysa tüm renkleriyle duruyorken tabloda Ben, bu oyundan nasıl giderim. 3

[close]

p. 6

160 MAYIS Sızı Adem Dönmez Olmadı. Bu bize yakışmadı. Kelimelerin anlamlarını yitirdiğini fark ettik. Lakin susmadık, konuştuk, var gücümüzle. Olmadı. Beceremedik. Kaç kişi, aynı sözleri farklı yerlerde farklı olaylarda kullanır? Ya da, Kaç kişi farklı sözleri benzer olaylar sonrasında sarf eder? Çok fazla düşündüğümü hissediyorum, yaşanmasını istemediğim olayların tam orta yerinde kaldığımda. Çok kere aynı davranışların sonrasında hep aynı hatalar cereyan etti. Kişiler değişti, mekan değişti ama sonuç aynıydı. Olmadı. Bize yakışmadı. Bazen modern dünya diyorum, dudaklarımdan boşluğa yayılan dumanlar arasında. Bizi biz yapan duyguyu yitirdiğimizden beri dünyanın yükünü çeken kütükler olduk. Okuduğum bütün kitaplar şu anki yaşantının tam tersini anlatıyor ve o kelimeleri kullanan hiçbir yazar hayatta değil. Yaşadığımız mekanların etrafındaki yeşil düzlükler kayboldu artık. Ahşabın kokusunu unuttuk. Tokmaklı tahta kapılar sarrafların eline düştü. Beton yığınları arasında yükseldik. Dilimiz, kimliğimiz, kaygılarımız değişti. Önce büyük bir heyecan duyduk, aya ulaşan ilk adamı ekranlarda gördüğümüzde. Bilgisayarların yeni bir çağ açacağı söylemleri etrafımızı sardı. Ve. Mesafelerin kısaldığını, zamanın uzadığını tüm dünya duydu. Binlerce kez; “Keşke yapmasaydın.” dedim içimden, “Keşke yapmasaydın Graham, şu telefon denen aleti icat etmeseydin ve bizi bu hale getirmeseydin.” Eskilerden babamla birlikte yazları köye giderdik. Hayatımın en güzel günleri sanırım o günlerdi. Köyün ortasındaki odun fırınında çekilen çöreklerin içine tereyağı ve çökelek koyup soğuk ayranla yemenin tadı damağımda kalan tek tat. 4

[close]

p. 7

160 MAYIS Yaşadığım hayatı terk edip, geçmişin gizeminde kaybolan bir adam olabilmeyi çok isterdim. İnanın yaşadığım hayatın kötü geçtiğinden falan şikayetçi değilim. Aslında kimilerine nasip olamayacak kadar güzel bir hayatım var ama benim sıkıntım yaşadığımız döneme ait. Kendimi asla uygun göremiyor ve toplumun bir parçası olarak sayamıyorum. Düşüncelerim çok geçmişte kalmış gibi görünüyor. Giyimim kuşamım hep geçmişe özeniyor. Ben yüzyıllar, asırlar öncesini yaşamak istiyorum. Çok eski dönemlerde yaşamış bir seyyah olmayı çok isterdim, Evliya Çelebi’yi görebilmek, Marco Polo ile aynı tastan su içmek, Arabi’nin eteğine dolanmak, Batuta’nın atını beslemek. Ben sadece geçmiş dönemlerde bir adam oluvermeyi ve hiç bilinmeden ölmeyi çok arzulardım. Eşimin yanına uzanıp gözlerimi kapadığımda o günleri yaşıyor ve hayatın sırlarını kaybediyorum. Rüyaların isteklerimizin bir parçası olduğunu düşünmeyi bıraktım artık, çünkü eminim. Çocuklarım benim gibi olmayacaktır umarım, benim gibi düşüncelere sahip olurlarsa mutsuz olurlar. Hiç bir şeyden zevk alamamak ne kadar kötüdür! Sabahları gözlerimi açtığımda sanki uykuya yeni dalıyormuş gibi hissediyorum kendimi, yaşadığım gerçeklikten bir düşe uyanıyorum. Küçük kızım yanı başımda oluyor, gülümsüyor. “Baba, bugün parka gidecek miyiz?” Ellerimle gözlerimdeki çapakları alıyorum, “ Evet” diyebiliyorum. Kızımın sevinci gözlerinden belli oluyor. Mutfak, dün geceden kalan kirli tabak kaşıklarla dolmuş taşmış. Yatmadan önce bulaşık makinesine bulaşıkları yerleştirmek benim görevimdi, nedense hep zor geliyor. Çaydanlığın içindeki posa şişmiş de şişmiş. Musluktan çaydanlığın altına su çekip, posayı çöp bidonuna attıktan sonra lavabo da temizliyorum. Çeşmeyi kapadıktan sonra koridorda hafiften bir ses duyuluyor ve eşim mutfak kapısının önünde beliriyor: “ Günaydın” Çaydanlığın altını yakıp eşime dönüyorum, “ Günaydın” diyorum. Hayatın sıradanlaştığını hissettiğimiz çok olmuştur. Her gün bir öncekinin tekrarı hatta aynısı gibi gelmeye başlamıştır ve asla değişmeyecekmiş gibi görünür. Sabah kahvaltılarında güzel başlayan gün akşam yemeğinde zindana dönmüştür. Olaylar, şahıslar, kin, nefret… Nedenler, niçinler hiçbir soruya cevap veremiyormuş. Öğrendim. Kızımın elinden tutup mevsim bahara dönerken parkın yolunu tutuyorum. İkimizden başka kimsenin olmaması ne kadar güzel, parkın içine girip boş salıncakları gördüğünde elimden kurtulup hemencecik salıncağa koşuveriyor kızım. Onun o koşusu sanırım özgürlüğe yelken açış oluyor benim için, keşke onun yerinde ben olabilseydim ve hiçbir düşünceye istila ettirmeden beynimi öylece koşabilseydim. “Baba, beni öyle hızlı salla ki gökyüzüne çıkayım.” “Tamam, bir tanem.” 5

[close]

p. 8

160 MAYIS Saksağan Ahmed Öztürk okuldan dönerken yerde sürünen bir kuş gördü. “kuş” dedi, “hiç yerde sürünür mü? uçar kuşlar”. eğilip avucunun içine aldı kuşu. tüyleri yeni yeni çıkmaya başlayan bir kuştu bu. yuvasından düşmüş olabilirdi. ama o bu ihtimali düşünemedi. yuvasını aramadan evine doğru yola koyuldu. kendi yaşındaki her çocuk gibi, bir oyuncak bulmuş olmanın sevincini andıran bir duyguyla, içi dopdolu evine yollandı. dallar yeni yeni çiçeğe durmuştu. daha önce yüzü aydınlarak geçtiği sokağın şenliği dikkatini çekmedi. doğruca evlerinin altındaki bodruma yollandı. bodrumda her şey birbirine girmiş vaziyetteydi. yerde yatan bir kürek, uzunca bir zincir, keser, balta gibi el aletleri, artık kullanılmayan bir radyo, bir sepet içinde ıvır zıvır, çivi dolu bir boya kutusu. evet çivi dolu bir boya kutusu. “bu lazım olur” dedi. tam aradığını bulmuştu. kuş yavrusunu kendince güvenli bir yere koydu. içerisi pek aydınlık değil. nasıl bir yer olduğunu seçemiyorum. yukarı çıktı. yani bodrumdan çıkıp, üst kata, eve gitti. çantasını hemen kapının yanına bıraktı. annesinin izlediği programın sesi avluya kadar geliyordu. yıllardır kardeşini arayan bir kadın ağlıyordu. belki annesi de sessizce ağlıyordu kadınla birlikte. mutfağa hızlı bir giriş yapmış olsa gerek evden elinde bir büyük bıçakla hemen çıktı. ayakkabılarını tıpkı babası gibi giymiş. yani ayakkabılarının arkasına basmıştı. heyecanı yüzünden okunuyordu. bodruma girdi. eski sobanın kapağını çevirdi. boya kutusundaki çivilerini oraya döktü. boya kutusuyla birlikte dışarı çıktı. kutuyu önce tam ortasından dikine kesti. epeyce uğraştı bu işi yaparken. sonra elindeki yarım kutuya bir kapıcık açtı. hepsi iyi de bunu duvara nasıl monte edeceğiz der gibi durdu. ahşap evin dökülen duvarına bu yarım kutuyu bir şekilde koymak gerektiğini düşünüyordu. boyunun uzanamayacağı bir yerde yarım kutunun sıkıştırılabileceği bir yer gördü. yeniden girdi bodruma. topal bir merdivenle dışarı çıktı. gördüğü o uygun yere dayadı merdiveni. eline o yarım kutuyu alarak tırmandı. biraz zorlandıktan sonra kutuyu sabitlemeyi başardı. merdivenden aşağı indi. bir iki adım geri attı. yaptığı garip kuş yuvasını beğendi. bodruma girdi yeniden. bir elinde eski bir kadife bez vardı, sağ elinde yavru kuşcağız. merdivene yeniden tırmandı. önce kadife parçasını sokuşturdu kuşa yaptığı plastik yuvaya. sol eliyle kumaşı düzeltirken sağ eliyle kuşu koymak istedi. iki eli de havadaydı. dizlerini kullanarak dengesini kurmaya çalışıyordu. kumaşı da kuşu da yuvaya koydu koymasına ama ayağının altındaki merdiven basamağı çatırdadı. korkuyla bağırdı ama çok da sert düşmedi yere. annesi içeriden “n’oldu ne bağırıyorsun gene” diye seslendi. kalçasını incitmişti. acıdan kısılan sesiyle yok bir şey anacığım diyebildi. kalçasındaki sızlamayı duymamaya çalışarak merdiveni bodrumun içinde rastgele bir yere bıraktı. boya kutusundan kalan diğer parçayı daha sonra hatırlayabileceği bir yere koydu. “iyi oldu, iyi” der gibi baktıktan sonra dört basamağı ince sızılarla çıkarak içeriye girdi. *** köyün bıyıkları yeni terleyen çocukları bir emir almışçasına toptan ava merak salmışlardı. sapanla kuş avlamaktan sıkıldıkları için, işi büyütmüşler, zaman zaman evden kaçırdıkları yadigar tek kırmalarla kuş avına çıkıyorlardı. anneler biraz korksa da babalar yalnızca tüfeklere bir şey 6

[close]

p. 9

160 MAYIS olacağından endişe ediyorlardı. çocukların başına bir şey gelebileceğini düşünmüyorlardı. hatta için için seviniyorlardı bile. çünkü onlara göre erkek olmanın emarelerini gösteriyorlardı. bir açıdan haklı sayılabilirlerdi. ama başka konularda da erkeklik göstermeleri gerekirdi. en azından anneleri bu şekilde düşünüyordu. faruk da arkadaşlarıyla birlikte ava çıkan çocuklardan biriydi. yüreği bir can almanın keyfinden o kadar hoşnut oluyordu ki, sanki hayatta daha yüce bir keyif, daha mutlu edici bir şey yoktu. dört beş defa duvarda asılı pozeyi annesinden habersizce kaçırıp, arkadaşlarıyla kuş avına çıkmıştı. nişancılığı ile övünüyordu. gerçekten de attığını vuran bir çocuktu. hedefi tutturduktan sonra yüzünde başarmanın verdiği kendine has bir gülümseme beliriyor, “nası çaktım ama” diyerek arkadaşlarından iltifat bekliyordu. babası omuzunda yeni bir tüfekle geldi bir akşamüstü. köydekilerin cambazlık dediği hayvan alım satımı yapıyordu. cambaz şeref derlerdi. köye ilkleri hep o sokmuştu. bu durum onun egosunu şişiriyor, köye ilkleri getiren olma ünvanını sürdürmek için bazı zamanlarda çok da ihtiyacı olmayan şeyleri de getirdiği oluyordu. köyde konuşulur olmak cambaz şeref’e her şeyden ayrı bir keyif veriyordu. şehirden dönerken yanında getirdiklerini önce kahvede sergiler, sonra eve getirirdi. kış günleri sıkılan kahve sakinleri için cambaz şeref’in şehirden gelişi adeta bir eğlence olurdu. cambaz şeref bir gün daha önce görülmemiş bir tüfek getirdi. kahve insanları şeref’in bu yeni tüfeği üzerine çullandılar. orası şöyle, burası böyle, ne de güzel bir şeymiş gibi laflar ettiler. faruk da babasının göremeyeceği bir yerden yeni tüfeği izliyordu. babası kahveden çıkmadan eve gitti faruk. yeni tüfeği ilk kez görüyormuş gibi yaptı. içinden bu yeni tüfeği kaçırıp ava çıkmanın hayalini kurmaya daha kahveden eve dönerken başlamıştı. babası tüfeği öve dursun faruk kendi yazdığı hayal senaryosunda kuş avlıyordu. *** faruk bir akşamüstü heyecanla arkadaşlarını davet ettiği tarlaya geldi. nefes nefeseydi. “cambaz şeref’in yeni tüfeği kaçırdım laan” diye bağırınca çocuklar hayret ifade eden sözlerle karşıladılar faruk’u. her hedefe önce faruk atış yapıyordu. vuramazsa diğerleri kendi taka tuka tüfekleriyle hedefe atıyorlardı. evlerden çok uzakta değildiler. cambaz şeref aşağı yolda belirince bir an önce tüfeği eve götürebilmek için böyle düşünmüştü faruk. o sırada çocuk plastik kutudan yaptığı yuvada iyice tüylenen kuşuna bakıyordu. birlikte geçirdikleri günleri gözünün önünden geçirdi çocuk. evde artan yemekleri iyice sulandırıp yedirmişti. kuş yedikçe büyümüş, büyüdükçe bir saksağan olmuştu. küçük küçük uçuş temrinleri yapmıştı. çocuk, kuşun bir gün kendisini bırakıp gideceğini anlamıştı. yuvasından çıkardı kuşu çocuk, “sen gidicen mi be” dedi. başını okşadı. siyahların arasından görünen beyaz tüylerini iyice parlamıştı. saksağanı uçurmak ister gibi sağ elini aşağı yukarı oynattı çocuk. elini kocaman başının üstünde kaldırdığında bir hafiflik hissetti ve sonra kanat seslerini duydu saksağanın. başını kaldırıp gökte saksağanı izlerken bir tüfek patladı. saksağanın yükseldiği gibi düşmesi bir oldu. çocuk hayrette kalmıştı. faruk’un “nası çaktım ama” diye bağırmasını ve arkadaşlarının kahkahalarını duydu. evlerinin arkasındaki tarlaya doğru savurabileceği en büyük taşı attı “orospu çocuğu” diye haykırdı. bodruma girdi. karanlıkta arayıp bulduğu kazmayla evin bahçesinde en ayak basılmayan bir yere çukur açtı. saksağanın soğuyan vücudunu ellerinin içine aldı. bir şeyler söyledi duyamadım. hüngür hüngür ağladı. gözyaşlarıyla adeta yıkadı kuşu. kazdığı çukurun içine bırakırken saksağanı, yeni öğrendiği elham suresini okudu. varlığından haberdar olmadıkları kuşun yokluğundan haberdar olmamaları için gözyaşlarını kimseye belli etmedi. televizyonda çizgi film ararken derin bir uykuya düştü. 7

[close]

p. 10

160 MAYIS Cennet Selvigül Kandoğmuş Şahin Yüzümdeki maskeyi bir kenara koydum. Uzun saçlarımı ensemde toparlayarak iç başörtümü başıma örttüm. Annemin ilk örtücüsüyle aynanın karşısındaydım, arınmıştım, duruydum, kendimdim. Bu örtünün hikâyesini anlatan babamın dizleri dibine oturup uzun uzun bu hikâyenin en girift hallerine dokunmak, yaşayan kahramanlarıyla öylece o günlere akmak için buradaydım. Babamın yanında. Onun beni cennete çağıran sesinin yumuşak sevecenliğinde, iri ellerinin dokunuşunda. Babam benim, beni sevip her dem kuşatan. Onulmaz yaralarıma merhem olan. Yaşadığım bunalımlarda her dem yanımda olan ve bana dik durmayı öğreten güzel insan. Şimdi duaya ve düşe durduğumda, yağmurlar gibi gözyaşı ırmak olduğunda boy abdestiyle tüm azalarımı arıtan suların altına bıraktığımda. Yeniden giyindim. Yeniden dirildim, yeniden doğdum. Gözlerimin rimeli yanaklarımda izler bırakarak, koyu izler bırakarak aktığında, yağlı rujları dudaklarımdan arındırdığımda, artık kirpiklerim batmıyordu, ellerim ve yüzüm yanmıyordu. Biliyorum birbirimizi yaraladık. Ama Rabbim var. Rabbimin bağışı, selameti, sürûr saatleri var. Rabbim diye göğsümün içinden akan öylece akan, yakan kavuran coşkun sellerle aktım durdum. Geceler ve gündüzler boyu aktım durdum. Ağladım, avundum. Ağladım, arındım. Sonra gelip o kapının önünde durdum. Elimde annemin kendi elleriyle boyadığı, ilk ipek başörtüsü. Babamın eylem olarak okulun girişine astığı ve tutuklanıp götürüldüğü yerdeyim. Üniversitenin girişindeyim. Gözlerimde yüzümde artık beni benden alıp götüren yalancı mevsimler yok. Ela gözlerim daha mı açıldı ne, aynaya baktığımda bu ben miyim diyorum. Yüzümü çevreleyen bu örtü, siyah ve yer yer bordo yollarla akıp omuzlarımı saran bu örtü… *** Sancılar usul usul yerleşiyor böğrüme, bacaklarıma, kasıklarıma zonklayan başıma… Nisan usul usul akıyor tüm hücrelerime. Sol şakağımdan yüzümü yalayarak akan yer yer kuruyarak yapışan bu ıslaklık kan mı… Damarlarımdan akan kan. Bana can veren kan şakağımdan aşağılara koyulaşarak kaskatı olup boynumda kurumuş. Kurumuş fidanlar açacak Nisan’la. Biliyorum. Biliyorum ve hiçbir şey umurumda değil. Evet, o örtüyü fakülte binasının girişine o kapıya, Fetih Sûresi yazan o kapıya ben astım. Amfilerden, gri dumanlı koridorlardan, çay ve simit kokan merdiven başlarından sürüklenerek götürülen arbede içinde örtüleri başlarından sıyrılan, yüzleri darmadağınık ama yüreklerinden akan arınmış dualarla öylece gözleri ıslanan… O inatçı kızlar için astım o örtüyü Üniversitenin giriş kapısına. O inatçı, o her dem direnç gösteren kızlar için… Hayır pişman değilim. O an yapacağım en 8

[close]

p. 11

160 MAYIS anlamlı eylemdi benim için. Düşündüm, düşündüm kalbim sızlıyordu, kaç gündür boğazımdan lokma geçmiyordu. Utanıyordum… O inatçı kızlar örtülerine sarıldıkça, sürüklendikçe koridorlar karanlık dehlizler gibi uzadıkça, canhıraş feryatları geceleri uykularımı bölüyordu. Hayır hiç pişman değilim. Bunca işkenceyi hak etmiyorum. Kimse hak etmiyor. En son soğuk farelerin gezindiği ıslak bir hücrede iliklerime kadar üşüdüm. Sonra iliklerime kadar dirildim, nefes aldım, uyudum. Uyandığımda her tarafım ateşler içindeydi. Hüseyin üzerime yorganımı örtmüş, sonra yetmemiş kendi yorganını örtmüş. Habib Amca gelmiş, “Sen ne edersin uşağı öldürecek misin, çekil bakayım” diyerek yorganları üzerimden sıyırıp atmış. Yaptığı çayda ne vardı, şifa dağıtan elleriyle pansumanımı tamamlamış ayaktaydım. Nisan bir gelin gibi gelmişti oysa okulun bahçesindeki ağaçlara, boğazın sırtlarındaki tüm yeşilliklere… Nisan şiirler gibi yürümüştü son yağmurlarla. Ve o şiirlerde kendimi, yüreğimi, titreyen bedenimi bulmaya çalışıyordum. Uzaklarda bir yerlerde ince sızılı ağıtlar geliyordu. Aşk usul usul akıyordu en tenhalarıma. Aşk uzun mektuplarla, ağrılı, sızılı yaralarıma merhem olarak akıyordu durmaksızın. Ben okuma bilmem… Ben konuşamam. Dillerim lâl olur. Kıraç köylerin kuytularında büyüyen yüreğim, geceleri damlarda sırtüstü baktığım yıldızlar, yağmur sonrası yüreğimin üzerinden akıp geçen eleğimsağmalar. Ama ben konuşamam. Suskun derinden yaralı bir güvercin gibi sokulup gecenin çaresizliğine öylece dalıp giderim kederler yumağı içime çöreklenmiş. Uzun kavruk günlerin sıcağından, sarı upuzun düzlüklerin taşlı kurak bağrından öylece yürüdüm şehrin üstüne. Yıldızlar bir bir dökülürken avuçlarımın yangınına senin duruşun, öylece yürüyüşün, gitmeyişin kaldı aklımda. Ama diyorum ya ben konuşma bilmem. Dilim peltekleşir, dudaklarım şişer, ellerim olur olmaz titreyişlerle ıpıslak kesilir. Sonra böğrüme derin bir acı saplanır. Gecelerin uzun ve zifiri karanlıklarla rüyalarıma aktığı demlerde, dipçik darbeleriyle uyandığımda, haykırdığımda böğrümden kanlar oluk gibi taş zeminlerde göl olduğunda anladım. Gitmek uzak diyarlara, inanmanın umuda, inanmanın aşka ve yenik şarkılara dönüştüğü demlerde sevda olduğunu. Acı içimde her azamın en ince kıvrımlarında dolaşırken anladım teslim olmanın yüceliğini ve dayanılmaz acıların semeresi olduğunu. O zaman “Ehad, Ehad” diye haykıran, çöl sıcaklarının kavurucu güneşlerinde kan ter içinde sırılsıklam kan ve ter içinde boylu boyunca kızgın kumların yakıcılığında cennete akan Bilal geliyordu aklıma. Tam da kaburgalarımın üzerinde kocaman bir postal ağırlaştıkça dev bir güçle bastırdıkça, ezildikçe, çıtırtılar geldikçe kaburgalarımdan Ehad diye haykırasım, sonra bir gülme kriziyle haykırır gibi postalları yüreğimin üzerinden, bedenimden, hayatımdan, kararlarından, inancımdan hızla kaldırmak istiyordum. Adnan gözlerime bakıyor her sayım sonu. Okuduğu kitapları niye saklıyorum ki. Bana daha mı çok güveniyorlar. Onların işleri hiç belli olmuyor. Sağ gösterip sol vurur gibi güven telkin etmiyorlar. Adnan’ın okuduğu kitaplar, yazdığı mektuplar, o gönderemediği, bir türlü adresine ulaştıramadığı onca mektup bende saklı. Ütopya diye haykırıyor Adnan geceleri kan ter içinde uyandırıyorum. Kimseler duysun istemiyorum. Zayıf çelimsiz bedeni onların dipçik darbelerine ne kadar dayanabilir ki… İncecik bir oğlan, kemikli yüzünde yıldızlar gibi yanıp sönen kara gözleri, gür bıyıklarının örttüğü iri dudakları sonra sapsarı uzun ince yüzündeki birikmiş kederleri ile acıdığım Adnan. İnanmış olsa nasıl da güzel ve teslim mümin olur. Nasıl da kalbi Allah aşkına gark 9

[close]

p. 12

160 MAYIS olur ve bağlanır Yaradana. Geceler boyu onun için dua ediyorum sessiz derinden sızılar içinden geçerek… Bazen coşuyorum, dayanamıyorum tertemiz bakan iri kara gözlerinin duruluğuna aldanıp, ‘Gel be Adnan Allah de’ diyorum. Bak o zaman nasıl da yeşerecek ümitlerin dalın budağına nasıl da baharlar gelecek. Hem de sonsuz baharlar ülkesine doğru bir yolculuk saracak düşlerini. ‘Gel, inat etme’ diyorum. ‘Abi ben inanıyorum zaten sen merak etme. Ama şu bizim davamız varya abi. Onu bırakamam. Kimseyi yarı yolda bırakmadım ben.’ Sonra Nazımdan şiirler okuduğu zamanlardaki heyecan ile bakıyor yüzüme ve aniden ağlamaya başlıyor. Sarsıla sarsıla ağlıyor iplik gibi incecik bedeniyle sarsılıyor. ‘Anam’ diyor ‘bilmiyor komünist olduğumu abi. Hala bilmiyor.’ Usulca yatağına yatırıyorum yürüyemiyor ayaklarının altı işkence yaralarıyla irinler bağlamış. Bana yaslanıyor ve ranzasına çıkartıyorum. ‘Al bu mektubu da sakla abi, gece yazdım, mehtap pencereden akarken, ayın ışığı öylece uluorta düşünce yorganımın üstüne dayanamadım. Bu mektubu yazdım.’ Mecali yok artık ranzaya çıkmaya. ‘Gel sen benim yatağıma yat Adnan, ben yukarı çıkarım’ diyorum. Bedenini bir an bana yaslıyor, kırılgan, incecik, koptu kopacak bedeni o an anlıyorum ateşe kesmiş. Pençe pençe kızarmış uzun yüzü, iri gözleri ıslak ıslak bakarken nasıl da parlıyor. Bir deste kalem gibi elleri ellerimde… ‘Abi’ diyor ‘anama bu mektupları bir gün verirsin.’ ‘Tabi Adnan vereceğiz beraber’ diyorum. Elleri, incecik iplik gibi bedeni, kara derin ıslak gözleri yaralı ayakları kayıyor yorganın altına… *** Düğünümüz olduğunda küçük bir evimiz vardı. Öyle her eşyamız yoktu. Bizi geçindirebilecek kadar. Öğrenciydik, acemiydik, samimiydik. Arkadaşlarımız sık sık öğrenci evine benzeyen yeni yuvamıza geliyorlardı. Onları haremlik selamlık olarak ağırlıyor, beraber yemek pişiriyorduk. Ben patlıcan kebabı yapıyordum en çok. O giriş kapısına Fetih Sûresi’nin bulunduğu; o kapıya astığım örtüyü sana verdim. Rengi solmuş eprimiş, ama o örtüyü sen başına örterek derse girecektin. Böyle karar almıştık. Boz renkli eprimiş örtüyü aldığın kumaş boyaları ile boyamıştın. Rengi yol yol fes renginden siyaha dönüyor ve senin değirmi yüzüne daha bir yakışıyordu. Heyecan ile yürüdük yanyana… Fakültenin kapısı önündeydik. Yine alabildiğine kuşatılmıştı ortalık. Siren sesleri geliyordu uzaktan. Nisan bitmiş Haziran sıcakları başlamıştı. Kitapların koltuğunun altında birer birer yerlere düştü önce. Sonra seni gördüm, son defa gördüm bir kuş gibi çırpınıyordum iki kadın polisin kollarında. Beni alıp getirdiler. O gün bu gündür buradayım. Evimiz nasıl, küpeçiçeği açtı mı? Sen her gün sula çiçekleri, hanımellerini, sardunyaları. Bahçe coşsun ben çıkana kadar. Sonra küçük balkonda hanımeli kokularıyla çayımızı içeriz. Üzülme. Yok, başvurma baroya. Başvursan ne olacak, yine başörtüsüz fotoğraf isteyecekler. Sen zaten kararını vermişsin. Bana da soruyorsan, ben de senin gibi düşünüyorum… Yüzümdeki maskeyi bir kenara koydum. Uzun saçlarımı ensemde toparlayarak iç başörtümü başıma örttüm. Annemin ilk örtücüsüyle aynanın karşısındaydım, arınmıştım, duruydum, kendimdim. Bu örtünün hikâyesini anlatan babamın dizleri dibine oturup uzun uzun bu hikâyenin en girift hallerine dokunmak, yaşayan kahramanlarıyla öylece o günlere akmak için buradaydım. 10

[close]

p. 13

160 MAYIS Tekçok Zafer Acar Saygıdeğer baylar sevgili bayanlar anmak isteriz irmik helvası tadındaki adınızı ama alamayız yakışmaz biber sürülmüş ağzımıza yaşamak sizin icadınız biz yalnızca acılarla ölmeyi biliriz tek çocukta kalırsınız çokluk size göre değil taparsınız çocuğunuza hayvan seversiniz diye hayvanlar gibi üreyecek değilsiniz ya kediniz köpeğiniz var haa bir de kendiniz bol bol eğlenmelisiniz vakit XXS dar anlaşılan çok eşliliğe karşısınız evlilikten tam bunaldım derken metresiniz yetişir imdadınıza benzersizsiniz ya her şeyiniz tek olmalı özel diktirirsiniz kıyafetlerinizi konuşma tarzınız herkese örnek olmalı kendinize has mimikleriniz jestleriniz ama öte yandan Hıristiyanlar gibi çok tanrılı dinlere bayılırsınız dert etmeyin sarhoşluğunuz geçer tek Tanrıyı gördüğünüzde ayılırsınız 11

[close]

p. 14

160 MAYIS Kederle Bela-VI Aykut Nasip Kelebek bir adalet ayeti gibi indi Hüseyin Kerbelaya kitabın en kanlı sayfasına yazılmak pahasına dönmedi Cebrailin kanadında çıktığı yoldan hangi ayet geri dönmüş göğe Allah aşkına Ehl-i Beyte akan ab-ı hayata karışamasa da kesti Fıratı sonsuz susuzluğun hıncıyla şeytan Kerbelada olsa çok gözyaşı dökerdi Süleyman Hüseyne yanan suların ağıtını duyduğu zaman yetmiş iki millet bir yana Hüseynin yetmiş iki eri bir yana cennet bahçeleri bir yana Hüseynin gül kokan seri bir yana Hüseynin safındakiler Nuhun gemisindekiler gibi kurtulacak Şah-ı Kerbeladan kestiği sularda boğulacak Yezid olacak alçak ağlayın İbrahimi ateşe attılar Yusufu kuyuya Hüseyni Kerbelaya ağlayın gözyaşınızı Fırat gibi kesemezler ya 12

[close]

p. 15

AAXA Abdullah İlhan 160 MAYIS Uykudan bir rüya gibi uyandım Gözlerine maviden ödünç alınmış gözlerine Günü açan ve kirpiklerin buluştuğunda Günün kepenklerini kapatan gözlerin Uykudan bir rüya gibi uyandım Senin bende bulduğun şeyi arıyorum Sen gibi nemlisıcak bakabilirsem içime Karakarışık bir abdullah’ta ben bulabilirim Kanımızı dökmeden kardeş olabilir miyiz Uzanabilir mi ellerimiz dolanır mı yeryüzüne Diz dize bakışıp göğe yükselirken Yağmur da bize sırılsıklam gökkardeş Uykudan bir rüya gibi uyandım Dokunurken kartaze tenine bileklerimde unuttuğun saçların Aklımın aklıma gelmeyen bir köşesinde parmakların var Hadi gel şimdi birbirimize uyuyalım 13

[close]

Comments

no comments yet