Birnokta 175

 

Embed or link this publication

Description

birnokta

Popular Pages


p. 1

AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ • 16. YIL HALK: KIT’A DUR!.. AĞUSTOS 2016 . SAYI 175 birnokta.net @ist_birnokta • MÜRSEL SÖNMEZ • RESUL TAMGÜÇ • MAHMUT AVCI • SIDDIK ERTAŞ • İBRAHİM ERYİĞİT • SUAVİ KEMAL YAZGIÇ • ABDURRAHMAN ADIYAN • İBRAHİM YARIŞ • İBRAHİM KAYA • ULAŞ KONUK • ADEM DÖNMEZ • KEMAL CAN AÇIK • RECEP SEYHAN • MEHMET KURTOĞLU • FATİH TÜRKYILMAZ • ŞEFİK MEMİŞ • MUSTAFA KARASOY • İBRAHİM HAKKI • AHMET BELADA • ARİF DÜLGER • N. HALİL ATLIHAN • CEMAL KILINÇ • SÜLEYMAN ÇELİK • 8

[close]

p. 2



[close]

p. 3

İÇİNDEKİLER 175 AĞUSTOS EDİTÖR’DEN 2 Ne Oldu? Mürsel Sönmez 4 Tank Tak Resul Tamgüç 5 Harbiler Meydanı Mahmut Avcı 8 Cerahat Sıddık Ertaş 9 Direniş Çiçekleri İbrahim Eryiğit 10 Haşhaşi Suavi Kemal Yazgıç 11 Muamma Türküsü Abdurrahman Adıyan 12 Sala İbrahim Yarış 13 Kahraman Millet İbrahim Kaya 14 Şer Bildiklerimizden Hayır Doğuyor Ulaş Konuk 16 Tarih Hainleri Unutmaz Adem Dönmez 19 Bugün Günlerden Hüzün Kemal Can açık 20 Millet Şunları Kaydetti, Unutmayacak Recep Seyhan 22 FETÖ’ye Gazel Mehmet Kurtoğlu 23 Gündüz Gözüyle Şahitlik Fatih Türkyılmaz 24 “Meleklere Eşit, İnsan-ı Kâmil Kalabalık” Dr. Şefik Memiş 27 Kahramanlara Şahitliğimdir Mustafa Karasoy 30 Bitmeyen Yol: Bir Darbe Yolculuğu Mehmet Kurtoğlu 35 Hayvan Analiz Raporu İbrahim Hakkı 36 Tarihe Tanıklığım ve Vatanım İçin Gitmeliydim Ahmet Belada 43 Hasanpaşa Günlüğü Mürsel Sönmez 44 Asıl Darbe Zihinlere, Değerlerimize... Arif Dülger 46 Dar Be Dar Geldi... N. Halil Atlıhan 48 En Uzun Gece Cemal Kılınç 49 Şiğir! Kıt’a Dur! Süleyman Çelik Birnokta Dergisi, on altı yıllık yayın serüveninde sürekli olarak “insanı savunma” eksenli sözler söyledi. Yurdumuz ve insanımızın duyarlıkları “söz konusu” yapılır ve değerlerimiz savunulurken sürekli olarak “hakikat” vurgusu yapıldı. Ruhumuzun vatanı ile toplum varlığımızın vatanı ve bunların değeri aynı duyarlıkla dillendirildi. İçtenlikli bir yurtseverlik çizgisi izlendi ve izlenmekte. Ülkemiz ve insanımızın öz değerinin hem kendisi hem de insanlık için taşıdığı önemi sürekli vurguladık. Çünkü, bu ülke ve mensubu bulunduğu hakikat medeniyeti, kendisi için olduğu gibi tüm insanlık için bir umut değeri taşımaktadır. Türkiye sözcüğü, insanlığın karartılmak istenen ufkunu açacak bir ışık ve insana yakışan bir soyluluk anlamına geldi bizim için. Yeni emperyalizmin ya da “küresel kötülük”ün önünde direnme potansiyeli kalabilen nadir ülkelerden birisi olan ülkemiz suikaste uğradı. Ancak, toprağın ruhundan gelen ilham, toprağın üzerindekileri harekete geçirdi ve bu suikastin hasarı sınırlı kılındı. Darbeci emperyalist kuklaları derdest edildi. İnsanımızın çıplak el ve inançlı yüreklerle ortaya koyduğu mücadele, insanlık tarihinin altın sayfalarından birisini oluşturdu. Bunca kültürel saldırıya karşın hâlâ öz benliğindeki adalet ve hak duygu ve inancını yitirmemiş olan insanımızın ortaya koyduğu direniş iradesi, insanlığa ders, gelecek nesillere onurlu bir miras oldu. Din kisveli sakallı sakalsız örgüt ve cemaatleriyle kan ve can almaya ve umut olma niteliğimizi ortadan kaldırmaya çalışan emperyalist plan bozuldu. Onurlu bir halk olduğumuzu, zulme boyun eğmeyeceğimizi, ülkemiz ve değerlerimizi can pahası koruyacağımızı tüm dünyaya gösterdik. Kıvançlıyız. Bu güne değin bu ülkenin gördüğü en sinsi ve aşağılık yapı ise, tüm emperyalist taşeronları gibi zillet damgası yiyerek “tarihin çöplüğüne” atıldı. Elinizdeki Ağustos 2016 sayımız, milletimizin direniş destanına ayrılarak şehitlerin ruhlarına ithaf, direnişe selam olan “çok özel” bir sayı oldu. Selam sana Anadolu, eline yüreğine sağlık! MS İstanbul Bir Nokta Aylık Edebiyat Dergisi ISSN: 1303-4316 - Ağustos 2016 - Sayı 175 www.birnokta.net, istanbulbirnokta@hotmail.com, arslanmurat@turk.net • Monad Film ve Tanıtım Hiz. Ltd. Şti. adına Sahibi Harun Raşid MEMİŞ • Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Murat ARSLAN • Yayın Yönetmeni Mürsel SÖNMEZ • Yayın Danışmanı Feyza Rumeysa ALTINDAL • Görsel Yönetmen Murat ARSLAN • Düzelti Ulaş KONUK • Yönetim Yeri Burhaniye Mah. Abdullahağa Cad. Enveriye Sok. No:26/2, Üsküdar 34676 İstanbul Tel: (0216) 557 82 87 Faks: (0216) 557 82 85 • Yazışma Adresi Örnek Mah. Şehid Cahar Dudayev Cad. No:32 Ataşehir 34704 İstanbul Tel: (0216) 324 36 05 • Posta Çeki Hesabı Necmettin H. Atlıhan - 5636247 Yıllık Abone Bedeli: 80.-TL / Kurumsal Abone Bedeli: 160.-TL • Yayın Türü Yerel Süreli • Baskı Tarihi Ağustos 2016 Baskı Şan Ofset, Hamidiye Mh. Anadolu Cd. No:50 Kağıthane, İstanbul Tel: 0212 289 24 24

[close]

p. 4

Ne Oldu? Mürsel Sönmez 175 AĞUSTOS On beş Temmuz 2016 Cuma günü saat 21.30 sularında İstanbul Boğaziçi Köprüsü’nün Avrupa yakasına geçiş yönünde kapatıldığına dair bilgiler gelmeye başladı. Tv ve sosyal medyada ağırlığı gittikçe artan bu haber, ilkin bir terör vakıası olarak algılandı ve yapılan şeyin güvenlik önlemi olduğu sanıldı. Her ne kadar fail olduğu sonradan anlaşılacak olan emperyalist taşeronu, din kisveli “münafık” takımından bu “umuluyor” olsa da, yine de askeri bir darbe “uzak” görülüyordu. Ve bu uzak görünenin yakın olduğu ortaya çıktı. Düpedüz bir darbe yaşıyorduk. Türk askeri elbisesi giymiş “gâvur” askerleri buna cesaret edebilmişlerdi. Cep telefonları, sosyal ve görsel medya şikayet ettiğimiz zararlarını affettirircesine büyük bir yarar sağladı ve haber yayılmaya başladı. Sokaklara çıkmaya başladı insanlar. Hayatlarına ve geleceklerine kast edilmişliğin öfkesi, vatanlarına bağlılık ve inançları ile “ne oluyor” diyorlardı. Çoğu iki odalı evlerinden, gecekondularından, mahallelerinden meydanlara akmaya başladılar. Kimdi gecemizi, gündüzümüzü çalan? Kimdi bize silah çeken? Ve bu “gerçek insan”ların oluşturduğu kalabalıklar artmaya, “hırsız”ı kovalamaya yöneldi. Medyada haberler akıyor, söylentiler çoğalıyor, ülke ve “başkumandan” için kaygılar büyüdükçe büyüyordu. Gece ilerliyordu. Gece ruhları örtmek isteyen bir kalın kara örtü olmaya çalışıyor, insanlar o kalın kasvet örtüsünü tekbirleri ve sloganları ile yırtıyordu. İlerleyen saatlerle birlikte “başkumandan”ın işareti geliyor ve tarihin içinde kırılıp bükülmeden ilerleyen millet adlı ok yaydan çıkıyordu. Boğaziçi Köprüsü önünde ve yolunda, Yeşilköy Havaalanında, Kısıklı’da ve daha birçok yerde İstanbul ayağa kalkıyordu. Ankara ayağa kalkıyor, Anadolu ayağa kalkıyor, yitmeye yüz tuttuğundan şikayetçi olduğumuz milli karakter “ben varım ve dimdik ayaktayım” diyordu. Rüzgarla başı dalgalanan bayrak gibi Anadolu’nun “Müslüman” ruhu “şehadet” peşine düşüyordu. Tanklar, uçaklar, helikopterlerle, gözü dönmüş çete elemanlarıyla gelen “emperyalist dalga”ya gerçekten ve gerçekten bedenler siper ediliyordu. “Siper et gövdeni dursun bu hâyâsızca akın” denmişti ya, öyle bir siper edişti ki bu, her yer can pazarına dönüşmüştü. Kolu bacağı kopanlar, cesetler arasında yaşama savaşı verenler, ve daha niceleri. Sonraları ortaya çıkan görüntülerle katil çete elemanlarının vahşetinin boyutlarının büyüklüğü ortaya çıkacaktı. Kahramanların büyüklüğü de öyle. Karargahını teslim almaya gelen Amerikan uşağı tümgenerali alnının ortasından vurup sonrasında şehadet şerbetini içen ve vücudundan otuz mermi çıkarılan Ömer Halisdemir’den, Köprü’de kanlı katillere meydan okuyan bayanlara, Çengelköy’de can pazarında ateş altında olmasına rağmen yaralıları kurtarmaya çalışan gencecik insanlara nice kahramanlık hikayeleri. Bu ülkenin insanları, yirmi dört saatte, tarihte çok nadir rastlanılacak olan bir destan yazdı. “Şehitler Tepesi”nin boş olmadığını, olağanüstülükler içeren tarihimizin “hamaset” tarihi olmadığını, inancın emperyal tuzakları nasıl söküp atabildiğini gördük. Sonrası, olaylar dizgesi belli. Zafer “inananların” oldu ve ikiyüzelliyi aşkın şehit, binlerce yaralı, bombalanan meclis ve başka önemli binalar yıkılışın değil yeniden var oluşun anıtı haline geldi. Din kisveli emperyalist çetesinin toplum ve devletteki derinlik ve büyüklüğü ile ürküten varlığı temizlenmeye başladı. Millet kazanmış, yitmesinden endişe duyduğumuz asal duygu ve değerler kazanmıştı. Bu yazının yazıldığı gün ikinci haftasını tamamlayan “Darbe Süreci”nde bu ülkenin yiğit ve cesur insanları gündüz ekmeklerinin gece düşmana karşı dik durmanın nöbetini tutuyor- 2

[close]

p. 5

175 AĞUSTOS Türkiye’nin binlerce meydanında sabahlara dek direnişin coşkusu yaşanıyor. lar. Türkiye’nin binlerce meydanında sabahlara dek direnişin coşkusu yaşanıyor. Kadın erkek, çoluk çocuk, yaşlı genç vatanını seven herkes gözlerinde öz kimliklerine kavuşmuş olmanın sevincini yaşıyor. Kur’an okunuyor, dualar ediliyor, İstiklal marşı yüreklerle seslendiriliyor. Bu ikinci hafta ve nöbette direniş bir hayat tarzı olarak sürüyor. Bir şekilde ayrı kalmış gönüller yakınlaşıyor, zaferden ve acılardan yıkılması zor bir özgüven kalesi inşa ediliyor. Ele geçen asker elbisesi giymiş Fetö teröristi Amerikan köpeklerinin en ağır biçimde cezalandırılmasını istiyor bu kahraman millet. Yüreğiyle konuşan ve gür sesiyle ipliğini pazara çıkardığı teröristleri rezil eden Binbaşı’nın söylediği kadim sözü tekrarlıyor: Ya devlet başa, ya kuzgun leşe! Bu yazı burada bitiyor ama, dergimizin sayfaları darbeye karşı duran insanımızın destanını, o geceyi ve günleri, tarihe acı ama aynı zamanda gösterilen kahramanlıkla mutlu bir not olarak düşüyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun o unutulmaz şiirinden alıntıyla koyalım noktayı : bilemediler dağın, taşın açan tomurcuk, uçan kuşun ak öfke kesileceğini... bilemediler her inançlı bir kıvılcım taşır böyle günlere... bilemediler yalnız “mutlak hakim”e bağlılığımızı -yalnız ona kul ona eğileceğimizibilemediler oy kadın, ihtiyar genç, çocuk her can bir siper olup burç burç direneceğimizi!.. 3

[close]

p. 6

175 AĞUSTOS Tank Tak Resul Tamgüç tank tank tak ancak ölümü öldüre bildiler bir çocuk fısıldadı, güleç -Allah arkadaşlarını alıyor yanına birer birer göğe çekiliyor Anadolu’nun kara kavruk yiğitleri birer birer zelil oluyor şeytanın samira peydahlı piçleri diriliş muştulu deli kanlılar göğü yeniden, toprağı yeniden mayalıyor tank tank tak aminler harlıyor rüzgarı, dalgalandırıyor bayrağı susuz kalmış millet, ne ki keder ne ki gam söndürüyorlar nemrudun ateşini Halis demir mıhlıyor yezidin soyunu daha düşmeden pak bedeni göğün ordusuna katılıyor binlercesi göğüs kafesinden söküp yüreklerini pimini çekip fırlatıyorlar tanklara salınıyor dört uca iman neşesi tank tank tak salâlar tevhidi fısıldayıp uyandırıyor boğazın sularını, meydanlarını Hak, halk âyinesinde zuhura geliyor umut, çatlayıp göğsünden Anadolu’nun yemişini saçıyor Ortadoğu’ya sevin türkün, kürdün, arabın oğlu sevin gün uyandı, uyandı yeryüzü 4

[close]

p. 7

175 AĞUSTOS Harbiler Meydanı Mahmut Avcı Henüz 28 günlük adı gibi güzel, taze neşemiz olan, ümmetin en gençlerinden oğlum Hasan Ali göğsümde, günün ve hatta haftanın yorgunluğuna inat vakit geçiriyorduk. Süt saati geldiğini söyleyerek annesi Hasan Ali’yi kucağımdan henüz almıştı. Uzun zamandır hastalığımız bildiğimiz sosyal medya tiryakiliğimi beslemek üzere akıllı telefonumu elime aldığımda, Boğaz Köprüsü’nde tankların yolu kestiğine dair videoya şahit olmuştum. Gözlerimin önünde bir yığın fenalığın görüntüsü geçmişti. Aklımdan geçenlerden Hasan Ali ve annesini korurcasına mutfağa geçip kapıyı kapatmıştım. Ne olup bittiğine dair yeni ve doğru bilgilere ulaşmam gerekiyordu. 22:15’de adını koymuş ve teyit almaya çalıştığım ilk twitimi atmıştım. Güvendiğim, olası durumda istihbarat bilgisi edinmek konusunda imkanı olduğunu düşündüğüm sosyal medya hesaplarına ne oluyor, diye sormama rağmen cevap alamamıştım. Her şey bundan ibaret de değildi. Her gelişmeye anında yorum yapan, o hesaplar da sus pus kesilmişti. Aynı zamanda tv kanallarını hızlıca değiştiriyordum, oysaki orada da her şey normal seyrinde ilerliyordu. Ne zamanki, Çengelköy’de askerlerin yığılma yaptığına dair paylaşımlara şahit oldum; ilk anda aklıma gelen felaket artık bir zan olmaktan çıkmış, karşımda bir gerçek olarak duruyordu. 23:03’te attığım Twitte fetönün darbe girişimi yaptığını belirten net kanaatimi bildirmiştim. Bu arada Hanım Efendi’nin yasağını delmiş mutfakta yaklaşık 40 dakika içinde 7-8 sigara içmiştim. Hâlâ yavrumuz Hasan Ali’yi emziren annesinin yanına giderek sakince “Galiba kötü bir şeyler oluyor” diyerek hafiften haberdar ettikten sonra yeniden mutfaktaydım ve telefonun ekranına sabitlenmiştim. Bu arada yerimde duramıyor bir taraftan da elbiselerimi giymeğe çalışıyordum. Saat 23:14’te Başkomutanla olan fotoğrafımı paylaşarak, “Tarafımız belli olsun. Fetö başaramayacak” twitini atmıştım. Bir kez daha Hasan Ali ve annesinin yanına varmıştım. “Biraz hava almaya çıkıyorum” diyerek odalarından çıktığımda, elimdeki telefon çalmıştı. Arayan Mürsel Abi’ydi (Sönmez), ne yaptığını bilmeyen ve daha ne yapması gerektiğini bilemeyen bana, selamdan sonra “askerler darbe yapıyor arkadaşlarını ara, parti teşkilatlarına gidiniz” sözleri ile tıkanmış damarlarımı açmıştı. Mürsel Abi’nin sözleri bitmeden evin kapısındaydım. Arabaya binmiş, yola koyulmuştum, daha önce hiç gitmediğim parti binasının yerini arıyordum. Sokaklar sakindi, sanki köprüdeki gelişmelerden haberdar olan sadece bendim. Çok öfkeliydim. Sokakta herhangi bir hareketliliğin olmaması hepten korkutmuştu. Henüz Navigasyonun çok da yakın gösterdiği noktada Beylikdüzü Parti binasını bulamamıştım. Yol kenarında sorduğum bir kaç kişi de bilmiyordu. Bir süre sonra benim gibi kısa boylu, kara bir gence bir kez daha Parti binasının nerede olduğunu sormuştum. “Abi ben de arıyorum”, deyince “atla arabaya” demiştim. Hemen yanıma oturuvermişti. Halkın sessizliğine ettiğim küfre onu da şahit etmiştim. Bir kaç dakika beraber yol aldıktan sonra, yanımda Konyalı olduğunu öğrendiğim yoldaşım, “abi Esenyurt parti binasını biliyorum oraya gidelim” demişti. Direksiyonu onun yol tarifine teslim etmiştim. Sanki hastaneye acil hasta yetiştiriyorduk. Bir elimle radyo frekansları arasında dolaşıyorum. Hain teşebbüs haber merkezlerine konu olmaya başlamıştı. Elinde tuttuğu telefonunu düşüren Yoldaşım, araç kullanmamdan tedirgin olmuş, sadece arada “yavaş” uyarılarını duyuyordum. Nihayet parti binasının önüne varmıştık. Bir kaç dakikalık kıza zamanda varmıştık. Sokak, aracı park etmemiz sırasında hıza doluvermişti. Bir anda sağımız solumuz araba dolmuştu. CNN frekansında Başkomutanın halka seslenişine kulak kesilmiştik. İlk yayın mıydı, tekrar yayın mıydı emin değilim. Başkomutanın konuşması sürerken, komutu alan herkes sanırsam 5

[close]

p. 8

175 AĞUSTOS ilk önce arabalarının kornasını yoklamıştı. Kısa süre sonra gerimizdeki bütün araçlar harekete geçmişti. Tabi ki oradaki herkesin yeni hedefi Yeşilköy Havalimanına varmaktı. Yeşilköy istikametinden Haramidere yokuşu istikametinde E-5’e vardığımızda sanki bütün şehir akıyordu. Araçlar tek ses korna ile devam ederken yola taşan insan akınını gördüğümde kahkaha eşliğinde ağlıyordum. Bir rüya gibi geçen o zaman dilimi içinde Sefaköy’de insan yığını trafiğin akışını kesmişti. Konyalı Yoldaşım kalabalığa karışmak üzere benden izin istemişti. O inerken, “Konyalı Allah senden razı olsun” diyebildim. Başka ne diyebilirdim ki! Yenibosna havalimanı sapağına girmem imkansızdı. Yol tamamen kapalıydı. Uzun yıllar Havalimanı B kapısında çalışmış olmanın avantajı ile sapağa varmadan sağdaki bahçeli alandan giriş yaparak direk B kapısına varmaya niyetliydim. Bu yol trafiğe kapalı, varacağım yere kadar iki farklı noktada demirkapı engeli olan bir yoldu. B kapısına varmıştım. Ortalıkta kimseler yoktu. Her zaman her yerde görmekten rahatsızlık duyduğum özel güvenliklerin yerlerinde olmamalarının beni böylesi ürküteceğini bilemezdim. Aracımı uygun bir yere park ettikten sonra, her defasında neredeyse soyunarak girdiğimiz aprona, bu sefer bir harabeye girer gibi elimi kolumu sallayarak girmiştim. Bir kaç adım sonra gelen yolcu girişi istikametinden aprona akan insan seli ürpertimi almış, mekanın korkunç kimsesizliğini yok etmişti. Havalimanının dışında ne olup bittiğini görememiştim. Meğerse Hain Darbecilerin tankları hat gidiş dönüş istikametinde insanları önüne katmış. Canice cinayetler işlemişti. Meğerse işte bu insan akını tankları def eden o şanlı kahramanlardı. Engelleri aştıktan sonra aprona varmışlardı. Apronda gördüklerim, tankları gördüğümde hissettiklerim kadar ürpertmişti. Aprona giren insanlar sakinleştikçe sigaralarına sarılıyorlardı. Bir sigara kıvılcımı, onlarca uçağın sahipsiz beklediği bu yerde belki de İstanbul’un orta yerine atılmış onlarca füzeden daha tehlikeli bir şeye dönüşebilirdi. Darbe teşebbüsünü unutmuş elinde sigara gördüğüm oradaki her kahramanın karşısına dikiliveriyordum. “lütfen sigaranı söndür, çok tehlikeli.” Sonra sigaralar yavaşça her birinin ayakları altında eziliyordu. Ta ki uzun boylu öfkeli bir kahraman gencin karşısına geçip, “lütfen sigaranı söndür” dediğimde, rahatsız olmuş ifade ile bana bakışını görmüş, kendisini rahatsız ettiğimi anlamıştım. Cümlemi yenileyerek, “Havalimanını canın pahasına kurtardın ama lütfen sigaranla burayı havaya uçurma” dediğimde, o öfkeli bakış, bir anda gitmiş, yerini asil bir mahcubiyet almıştı. Yere eğilerek sigarasını parmaklarının ucu ile ezmişti. Yaklaşık 2 saat böyle geçmişti. Sonra ortaya çıkan bir kaç havalimanı personeli vatandaşları apron dışına çıkmaya yönlendirmişti. Biz de bu yönlendirmeğe uyarak yolcu gelen kapısından dışarı çıktığımızda, gökyüzünde yeni bir haraketlilik vardı. Jetler alçak uçuş yapıyor, sonik patlamalarla insanları yıldırmaya çalışıyordu. Özellikle herkesin hemfikir olduğu, atılan tek atışlık ses bombası mahşer yeri gibi olan o alan- 6

[close]

p. 9

175 AĞUSTOS da hepimize dehşeti yaşatmıştı. Her sonik patlamaya binlerce insanın tek nefes “Allahu Ekber” nidası ile karşılık vermesi kalbimi bir kez daha coşturmuştu. Bu kadar derin mutlu olduğum bir başka anımın olmadığını hissetmiştim. Sanki herkes “Allahu Ekber” derken, bir biri ile yarışıyor gibiydi. Çirkin sesimle etrafımdaki sesleri bastırdığımda kendimi coşku ile ağlar bulmuştum. Etrafımdaki her insana teker teker sarılmak geliyordu içimden. Gözüme her takılana “Allah senden razı olsun” diye fısıldıyordum. İşte o, her sonik patlama hayatımda tatmadığım bu güzel duyguların sebebi olmuştu. Nihayet bir fısıltı dolaşmaya başladı; Başkomutan Havalimanı’nda konuşma yapacakmış. Tabi ki gecenin o vaktine kadar Başkomutanın neler yaşadığını bilmiyorduk. Ki Başkomutanın havalimanına nerden nasıl geleceğine dair de kimsenin fikri yoktu. Ve bir anda Başkomutanın sesi meydanda yankılandı. İşte o an, gecenin o vaktine kadar, göğüs kafesimi sıkan kement bir anda boşalmıştı. Reis’in söylediklerinden çok sesiydi, o kemendin düğümlerini çözen. Kalabalığın içinde koşturarak Reis’in nereden konuştuğunu görmeğe çalışmıştım. Ancak başaramamıştım. Bir an o saate kadar yaşananları unutmuş gibiydim. İğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık olan o alanda nihayet sabah olmuştu. Gün içinde uçuş yapan bir kaç jet ve helikopterin uçuşu artık korku vermiyordu. Yorgunluk, açlık ve susuzluk artık eğlendiğimiz yeni sorunumuzdu. Bitmek üzere olan nazlı telefon bataryasına aynı incelikle karşılık veriyor, güvendiğim hesaplardan gelişmeleri ara ara takibi sürdürüyordum. Aslında her birimizin haber kaynağı hemen yanımızdaki bir diğer kahraman vatandaşlardı. Evet meydanda sadece vatandaş vardı. Düz anlamıyla vatandaş, tv’nin, akademinin, zübbenin üstten baktığı düz vatandaş. Her biri aldığı her güzel haberi anında yanındakiyle paylaşılıyor. Sanki kötü haberler setrediliyordu. Ve gündüz bir kez daha Başkomutan halkın karşısına çıkmıştı. DHM binasının arkasında yer alan Devlet konuk evinin basamaklarında duruyordu. Siyaset gereği her kesim ordaydı denmesine rağmen; benim gördüğüm, orada sadece harbi Müslümanlar ve harbi Ülkücüler vardı. İşte o harbiler sarmıştı Başkomutan’ın dört bir yanını. Belki de sarmak ifadesi eksik kalır, etten duvar olmuşlardı. Metin Külünk’ün Başkonutan’ın hemen önünde, gövdesini siper edercesine durması yeni bir mutluluk sebebi olmuştu benim için. Reis’in neler söylediğine, tv kanallarında yayınlandı için, değinmeyeceğim. Ancak, Reis’in halktan başka koruması yoktu, yakin bilmiştim. Zaten işgal meydanına özel uçağıyla iniş yapan Başkomutan bunu bildiği için, “ya şehadet ya sefer” deyip gecenin o vaktinde işte ona etten duvar olan bu halkın yanına gelmişti. Bu düşünceler içinde biraz ileride, Başkomutan’ın tam karşısında sigaramı yakıp gökyüzüne doğru zafer dumanları salmıştım. Vakit öğleyi geçmişti, oğlum Hasan Ali’nin kokusu yeniden burnumda tütüyordu. Küçük bir kaçamak yapıp Hasan Ali’mi görmeye gitmenin zamanı gelmişti. Öyle de yaptım. Ve tekrar akşam Okçular tepesindeki yerimizi aldık. Cuma’dan Cuma’ya iki hafta böyle okçular tepesinde geçti. Şimdi ne zaman o kahramanların bir görüntüsü karşıma çıksa, tarifsiz bir mutlulukla düğümlenen nefesimi göz yaşlarım karşılıyor. O gece belki Hasan Ali’m bir gece daha büyüdü ama babası yeniden doğdu. O gece ilk kara haberle ölmüş bu kalbe huzursuzluk verip, yola düşüren Allaha şükürler olsun. Okçular tepesi geçmişte bir kez terkedilmişti. Bir kez daha terkedilmeyecekti. Başkomutana ve onun harbi askerlerine siperden selam olsun. 7

[close]

p. 10

175 AĞUSTOS Cerahat Sıddık Ertaş hüseyin akın’a bank asyanın önünden geçerken yakalandım yakalandım dediysem kar zarar ortaklığı hüseyinle erincik de geçmişlerdi oradan abdest aldırmışlardı soğuk savaş üstüne namazı kıldırmak da benim kredi hakkım evrak çantama biriken fazla mesaim kadar yorgun düşmüş mabedin son cemaat yerine bankamatik koymuşlar ibadet niyetine yargıyı etkileyen şiirler yazmak bana uyruğu ağlamaklı bir mevduat hesabı ebcet ve cifir ile varlığı açıklamak musanın asasıyla yormak mıdır denizi kendi karanlığını yumrukluyorken herkes say hüseyin omurgamda kaç kişi dirilmekte stepne olarak kitabı yanlarında taşıyan kesici dişler gibi ceplerinde kitabı kabir sorularını sızdırmış meleklerden cennete gitmeye de bak şaibe karıştı cevşenin koruduğu dokuya kurşun geçmez ve neden medresede insan eksik bir tanrı kaldı ki peygamber de kırmızı kitaplardan din/lemeye gelmiştir matruşun rüyasını oysaki ben insanı savunmakla devrimci güçlüye tapmadım hiç dolmadı ceplerim de kırılan yanlarımı onardım aralıksız mecburi istikamet gösteren ayetlerle 8

[close]

p. 11

175 AĞUSTOS Direniş Çiçekleri İbrahim Eryiğit Korku dağları erir ölümün perçeminde Kaderdir elde kalan insanın seçiminde. Darbeler kurgulanır karanlık zihinlerde Örselenir özgürlük yaşanası günlerde. Ülkenin kalp sektesi soysuzun darbeleri Tank paleti desenli şehrimin caddeleri. Kanlı eller diktiler zamanla dikenleri Şimdi bitki örtümüz direniş çiçekleri. Rütbesine güvenir halkına kurşun sıkar Direnen halkı görür kaçacak delik arar. Nerede bilen var mı darbenin kuklacısı Eli böğründe şimdi şeytandır duacısı. Jeti alçak uçurur alçaktan emir alan İnince aşağıya kendine arar vatan. Önceki darbelerde kimse çıkmadı tanka Temmuzun on beşinde rövanş alındı anca. Tuzağa düşmez asla kalbi uyanık olan Darbeye prim vermez tankın üstüne çıkan. Darbeden medet umar ihanet şebekesi Kâğıttan kaplan olur düştüğünde maskesi. Ölüm ölmek değildir şehadet defterinde Korku dağları erir ölümün perçeminde. 9

[close]

p. 12

Haşhaşi Suavi Kemal Yazgıç 175 AĞUSTOS sırtlara sapladığı sarı hançerlerle beslenir haşhaşi beslenir de kapkara kapılı sarayında semirir haşhaşi o kalın surların ardında koyu katranla korunur haşhaşi korunur da halkının nefesiyle ciğerlerini şişirir kara zırhlı haşhaşi adım attığı yere od düşürür yaktığı yerde ot bitmez haşhaşi kılıcını kanla yıkar zırhını canla parlatır haşhaşi yaktığı evlerin tuğlalarıyla surlarını kalınlaştırır haşhaşi halkını idam ettikçe kendini ölümsüz bilir haşhaşi tahtını ezeli tacını ebedi zanneder haşhaşi yumruğunda güç sözünde hikmet vehmeder haşhaşi gün gelir devran döner dırarı başına yıkılır haşhaşi 10

[close]

p. 13

175 AĞUSTOS Muamma Türküsü Abdurrahman Adıyan Sayfalarca roman kurgulaya dursun Bu halk bir dizede Bir türküde roman söyler Batı bu türküyü bilmez Onca plan, bolca entrika Tank top tüfek uçak Hükümsüz bir naraya Medrese bu narayı bilmez Bir fiske dokunmaya gör bu millete Almıştır mayasın doksan yılda Yokmuş noksanı şuurunda Bu illet milleti bilmez Darbeler devrilesi rütbesiz Meydan okuyası söylevsiz Dilerde bir muamma türkü Özgür mü bu toprak bilinmez 11

[close]

p. 14

175 AĞUSTOS Sala İbrahim Yarış Bir perde aralandı gökten Ey tarih ne olur yaz bunu Başını vermeyen şehitleri Şerife Bacı’yı Kâğıt toplayan yüce gönüllüyü, Şehit Ömer Halis’i ve şühedayı yaz! Nene Hatunların, Seyyit Çavuşların, Fatma Bacıların Müslüman Anadolu’nun Yaşadığını yaz! Gen hafızasını Ergen yiğitlerin bilmediğini fakat hissettiğini Hayâsızlara, bıyıklarında leş kanı olan sırtlanlara Dünyayı dar ettiklerini yaz! Halkla halk olma gününü Başkentler başkentine yapılan yolculuğu Tekbirleri yaz! Allah Ekber! Allah en büyüktür Anlaması kolay iman etmesi zor Keşke bilebilselerdi 12

[close]

p. 15

175 AĞUSTOS Kahraman Millet İbrahim Kaya Esaret yakışmazdı bize… Köle olmadık asla… Vatan kutsaldı bizim için… Millet ve memleket sevdasıyla doluydu yüreğimiz. Türkiye’mizin sesi her zamankinden daha gür çıkıyordu son zamanlarda. Birliğimiz ve beraberliğimiz kıskandırıyordu herkesi. Allah(cc) içindi yolumuz. Gücümüze güç katmıştık. Mazlumların umudu, dünyanın gözbebeği olmuştuk. Projelerimiz göz kamaştırıyordu. İşte bundandı rahatsızlıkları... Büyük ve yeni Türkiye’yi kabullenemiyorlardı. Düşünmeyen, idrak etmeyen, ibret almayan, ihanette sınır tanımayan asalaklar topluluğu alet olmuştu bu oyuna… Kafası Yahudi, gövdesi Amerikan yapımı Çin malı robotlar iş başındaydı. Hedefe giden yolda her şeyi mubah gören muhterisler bir hesap yaptılar, kapkaranlık... Ama Allah(cc)’ın hesabını unutmuştu sahtekâr taşeronlar… Kâr ettiklerini sanıyorlardı ya dibine kadar zarar etmişlerdi. Sanki başarılı olsalar memleket onlara kalacaktı. Kime hizmet ettiğini bilmeyen yan sanayi ürünü arızalı kafalar… İmalat hatası oyuncaklar… Şeytanın vaizleri… Çağdaş mankurtlar… Bir de bu hainler başarılı olsun diye bekleyenler varmış. Hayal âleminde kendilerine yalancı bir dünya kurmuş, rüyalarla ve uydurma vakalarla amel eden tedaviye muhtaç hastalar… Vah ki ne vah… Hiç mi düşünecek kafanız kalmadı. Bu kadar mı sarhoş oldunuz. Allah(cc)’ın kitabında, Hz. Peygamber(sav)‘in hayatında nerede var bu yapılanlar… Siz kime iman ettiniz? Sizin rehberiniz kim? Yazık ki ne yazık… Yuh olsun size. Hava iyice kararıyordu, alçak emeller devredeydi artık. Kumpaslar, yalanlar, hırsızlıklar görülmüştü de bu kan kokan akıl almaz, vahşi bir yöntemdi. Gökten, yerden ölüm yağıyordu milletimizin üzerine… Ocaklar sönüyordu bir bir… Gökyüzünde şehitler… Yavrular yetim, eşlerin gözünde yaş, analar-babalar buruk… Kahraman milletimiz 15 Temmuz gecesi tarih yazdı. Başkomutanımızın talimatıyla “Ya Allah! Bismillah! Allahuekber!” nidalarıyla inledi meydanlar… Ellerde ay-yıldızlı al bayraklar… Dillerde dua… Tekbirler, tevhitler, esmalar... Yeni bir istiklâl mücadelesiydi bu… Tanklar, tüfekler, uçaklar, helikopterler aciz kaldı o gece bu direniş karşısında. Tir tir titredi hainler… Kanlar döküldü, bacaklar koptu, kollar kesildi, bedenler parçalandı… Ölmek vardı, dönmek yoktu… Bir ölüp bin dirildi millet… Bu yol ki Hak yoluydu, bunu zalimler nereden bilsindi. Kefenler giyilmişti o gece. Geri dönüş yoktu. Allah(cc) için, İslam içindi bu kutlu yürüyüş… Son kalesiydi İslam’ın Türkiye’miz… Bu kale düşerse yetim kalacaktı Müslümanlar… Müstekbirler sevinecekti olanlara… Buna müsaade edemezdi kahraman milletimiz… Bütün bir ümmet ele ele, omuz omuzaydı o gece. Ve Allah’ın yardımı geldi… İçerdeki ve dışardaki bütün düşmanlar hiç de beklemedikleri bir şekilde Osmanlı tokadını yedi. Ellerini ovuşturuyorlardı ama Allah(cc) hesaplarını bozdu. Elleri ayaklarına dolaştı, betleri benizleri attı sonra. Kahraman milletimiz destan yazdı. Kazanan Türkiye’miz oldu nihayetinde. Zafer inananlarındı artık. Millî, manevî değerlerimize ve kurumlarımıza her zamankinden daha çok sahip çıkmamız gerektiğini şimdi daha iyi anlıyor olmalıyız. Devlet ve millet birlikteliğimizi her daim devam ettirmeli ve tedbiri elden asla ve asla bırakmamalıyız. Bu uğurda mücadele eden her kesimden kahraman vatandaşlarımızdan, şanlı polislerimizden ve yiğit askerlerimizden Allah(cc) razı olsun. Şehit olan kardeşlerimizin şehadetlerinin kabul olmasını temenni ediyor, yakınlarına başsağlığı, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. “…Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” (Hac-40) 13

[close]

Comments

no comments yet