Rota Kültür ve Sanat Dergisi Sayı 4

 

Embed or link this publication

Description

Rota Koleji Yayınları

Popular Pages


p. 1

“YENİ” Deyince “Rota Koleji-Eğitimin Yeni Yüzü” diyerek çıkmıştık yola 2011'in 2 Şubat'ında. Aradan geçen yıllar içinde büyük bir aile olduk ve tabii ki “merhaba” diyerek başladığımız yerimiz, artık liseye mesaj veriyordu “Sen başka bir alana geç!” diye… Anadolu ve Fen Lisemiz, bu nedenle 2014-2015 Eğitim-Öğretim Yılı'nda yeni binasına geçti. Diyeceğim, tepeden tırnağa yenilendi lisemiz. Teknolojiyi yok saymadan; ama her şey de yapmadan ciddi bir mantıkla donatıldı. Yeni fizik-kimyabiyoloji laboratuvarları, arge ve robot laboratuvarı, temel mekatronik atölyesi, mac lab… Bu eğitim-öğretim yılında yeniliklerimizden bazıları da çocuk ve gençlik dergisi “Rota Koleji Arkadaş” ve müzik dergimiz “Rotasound” oldu. Kurumumuzun yayın hayatına birer “yeni” olarak katıldılar. Yeni etkinliklerle, yeni yayınlarla sürecek bir “yeni” düşüncesi, bir “yeni” çabası… Rota Eğitim Kurumları için “yeni” dediğimiz oluşum/olgu, ülkemizin ve insanlığın birikimi içinde sesimizi, soluğumuzu, rengimizi, bilgimizi, birikimimizi kattığımız bir değerler toplamıdır. Öğrencilerimiz için, velilerimiz için büyüyen bir değerler toplamı… Ayaklarını Gaziemir'e, İzmir'e, Ege Bölgesi'ne ve Türkiye'ye basan, oradan evrensel olana açılan bir değerler toplamı… Nice “Yeni”lere! Serkan GÖZDER Rota Eğitim Kurumları Fen ve Anadolu Lisesi Müdürü MAYIS 2015 1 3

[close]

p. 2

“Tek Tük Ateşler” OKUL BAŞKANLIĞI DEYİNCE İrem TOMAŞAN 11/A Açıkçası sene başında okul başkanı olmak gibi bir fikrim yoktu; fakat sınıf temsilcisi seçildikten ve öğrenci meclisi toplandıktan sonra başkanlık fikri hoşuma gitti. Öğrencilerle iç içe olmak ve sorunlara çözümler üretmek benim için olabilecek en güzel görevdi. Başkanlığın bu görevleri içerdiğini fark ettiğimde doğal olarak ben de adaylığımı koydum ve başkanlığı kazandım. Başkan olduktan sonra kafama bazı sorular takıldı. “Okul başkanı olduğumdan bugüne ne değişti?”, “Yapabilecek miyim?” Bütün bu sorular ilk defa böyle bir işe soyunuyor olmamdan kaynaklanıyordu. Bu kaygılı sorular kısa sürdü. Sorularıma yanıt buldum çünkü. Okul başkanı olmamdan bu yana çevremde pek bir şey değişmese de benim için çok şey değişti. Ait olduğum yeri buldum ve yapmak istediğim şeylere ulaştım. Ayrıca dışarıdan göründüğü kadar kolay olmadığını fark ettim; ama bu da beni başkanlıktan vazgeçirmedi. Yeri geldi yemekhanedeki tuzdan sorumlu tutuldum, yeri geldi öğrenci arkadaşlarımdan gelen tuhaf isteklerle sakince baş etmem gerekti. Bazı zamanlar birbirinden parlak öğrenci ve öğretmenlerimizden oluşan öğrenci meclisimizle fikir ayrılığı da yaşadık. Dediğim gibi bunlar gözümde büyüttüğüm şeyler değil, aksine başkanlığı sevdiren “sorunlara çözüm bulma” görevinin küçücük bir parçası. Bunların dışında, başkanlığın en güzel yanı, arkadaşlarımdan inanılmaz bir destek görmekti. Adaylığımı koymamdan başlayıp bütün seçim sürecinde devam eden bu büyük destek beni gerçekten çok mutlu etti. Bu destekten dolayı işte şimdi hizmet zamanıdır. Rota Koleji'ne hizmet zamanıdır! 2 MAYIS 2015

[close]

p. 3

“Tek Tük Ateşler” ASLA Bilmeden, herkes sorgular insanı. bilmeden düşüncelerini, duygularını... Bu yüzden söylemez insan hayallerinde bulutların üzerine çıktığını. Hayaller insanların kalbinde bir ömür. mühürlü bir zırh gibi kalpler hayalleri korur. Bu hiçleşen hayata insan inanmak ister rüyalarına, belki herkes anlamaz. bu kalpteki mühürlü zırh asla yıkılamaz. Anastasia Guzenok 7/C MAYIS 2015 3

[close]

p. 4

“Tek Tük Ateşler” BİR DE KENDİNE Sen bilmiyorsun ki! Üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, kahve buğularına karışmış bir öğle saati; Yalı Boyu'nda, el ele tutuşmuş insanları seyrederken, arkadaşımın “E, noldu ona?” sorusuna nasıl bir cevap versem diye kahvemi bıraktığım andaki halimi… Zaten sen ne biliyorsun ki! “İyi değilsin sen, gerçekten iyi değilsin! Bence buradan gitmeliyiz.” deyişin üzerine, gözlerinin dolu dolu olması karşısında kelimenin tam anlamıyla dimdik ayakta kalmaya çalışıp, “Haklısın, gidelim!” derken hissettiklerimi çok mu yaşadın da konuşuyorsun? CEVAP VER Yaren ÇAKIR 12/B Sen bu hayatta herkesi üzdükten sonra mutlu olmaya çalışan birini gördün mü hiç? Âşıkmış gibi davrandığın her insanı yarı yolda bıraktıktan sonra, o insanların sana kek kokan mutluluklar dileyeceğini mi sanıyorsun? Ben ağladığımda, senin o kahkahalar dolu günlerin çok mu uzun sürecek zannediyorsun? Arkandan küfürler edip, senin için kötü şeyler yazıp çizen insanların hepsinin haksız, sadece kendinin haklı olduğunu mu sanıyorsun? Yoksa hala, benim gözyaşlarımın senin mutluluğunu boğabileceğini göremiyor musun? Akşamları başını yastığa koyduğunda içinden geçen o tuhaf hissi biliyorum. “Başkasını seviyormuş, başkasına deliler gibi âşıkmış!” İnanır mıyım ben? Bak, yeri gelince yine söylerim; en kötü zamanda bir aptal gibi seni de savunurum. Arkandan kötü bir şey dediklerinde “Neyse, boş verin!” de derim. Ama o kadar şeyden sonra, ne “Hiç sevmemiştim!” gibi bir yalana göz yumarım ne de bu konuda birinin karşısında çaresizliğe düşerim. O kadar şanslıyım ki vicdanımı dünyalar kadar rahat hissedebiliyorum. Beni boş ver de kendini cevapla! Gözlerime bakarak konuş; yaşattıklarını yaşamadan öleceğini mi sanıyorsun? 4 MAYIS 2015

[close]

p. 5

“Tek Tük Ateşler” Aymila Doğa Karaman 9/A MAYIS 2015 5

[close]

p. 6

HAYATIMIN EN BÜYÜK MUCİZESİ KELİMELER Çiğdem SEZER Şair - Yazar Kendimizi ifade etmek ve diğer insanlarla iletişim kurmak için kullandığımız en iyi ve en güzel araçtır dil. Kuşkusuz tek önemi bu değildir; insanları birleştiren, ulus yapan ortak değerlerin başında da dil gelir. Kültür, dil aracılığı ile geleceğe aktarılır. Bunlar, okullarda ya da yaşamın diğer alanlarında anlatılan bilgilerdir kuşkusuz; ama kanımca dilin, üzerinde durulması gereken en önemli özelliklerinden biri, düşünceyle olan ilişkisidir. Dil üzerine düşünürken bile, konuştuğumuz dille, anadilimizle yaparız bunu. Bu, dil konusunda yetkin olan birinin, düşünce sınırlarının da genişleyeceği anlamına gelir. Ünlü düşünür Heidegger şöyle der: “Dil, düşüncenin evidir.” Yani düşünce ancak dil içinde gelişip serpilebilir. Anlama, kavrama, düşünme yetisi, dilin kullanımındaki gelişmişlikle bire bir ilintilidir. Sadece 300-400 sözcükle konuşuyorsanız, o kadar sayıdaki sözcükle düşünebiliyorsunuz demektir. İnsanların çoğu, gün içinde bu sayıya yakın sözcükle sürdürmektedir yaşamını. Bu da dünyayı ancak bu kadar algılayabileceği anlamına gelir. Algının gelişmesi düşünceyi, düşüncenin gelişmesi algıyı artırır ve bir kartopu gibi birbirlerini çoğaltırlar. Kuşkusuz dille olan bağımızı sıkılaştırmanın, dili yetkin ve güzel kullanabilme yetimizi geliştirmenin en iyi yoludur kitaplar. Kim bilir, belki bir gün o kitapların birinin kapağında sizin adınız olacaktır. Bu, anadiline gereken özeni gösteren hiç kimse için bir mucize değildir. Neden bazı kişiler ilk okumada cümlenin anlamını kavrayabilir de bazıları bunun için cümleyi birkaç kez okuma gereği duyar? İlk durumdaki kişinin dili kullanma, anlama, kavrama yeteneği daha gelişmiştir çünkü. Yani pratik yararları da vardır dilin. Birey ne kadar donanımlı olursa olsun, bunu gerektiği gibi ifade edemezse, insanlar onu doğru anlamayacaktır. Aynı bilgi ve donanıma sahip iki kişiden biri bizi hiç etkilemezken, diğeri dili kullanma yetisi sayesinde etkileyebilir. Dili yetkin kullanmak, aynı zamanda doğru kullanmak anlamına da gelir elbette. Bütün bunları gerçekleştirmenin iyi yolu, kelimeleri sevmekten geçiyor. Henüz okuma yazma bilmezken bile kelimeleri seven biri olarak, insan onları nasıl sevmez, doğrusu anlamakta zorlanıyorum. Bu konuda yazdığım bir yazıdan küçük bir bölüm aktarmak isterim: “Nihayet okulluyum ve harfleri öğreniyorum! Hayatımın ilk ve en büyük –hâlâ- mucizesidir bu. Tanrım ne muhteşem bir şey bu böyle; her biri bir sesi işaret eden harfler var ve o harfler yan yana gelip kelimeyi oluşturuyor! Sonra o kelimeler yan yana geliyor ve hoop al sana bir cümle. Ya da bir anahtar; kilitleri açabileceğin… Olmadı mı, ziyanı yok. Kelimelerin yerini değiştir, yeni kelimeler bul, yeni cümleler ve başka kilitleri açmayı dene. Açıldı mı? Hah, tamam, devam edebilirsin; bir oda, bir daha, bir bahçe, duvar, dışarısı, içerisi, ben, onlar… Sadece bir kalem ve kâğıt; bütün dünyayı taşıyabiliyorsun bulunduğun yere ya da sen dünyanın her bir yerine ulaşabiliyorsun! Sihir değil de ne! Şiir? Onu bilmiyorum daha; gerçek bir oyuncak bulmuştum ve bunun keyfine varmak istiyordum sadece.” Şunca zaman sonra hâlâ kelimeleri hayatımın en büyük mucizesi olarak görüyorum ve onlardan yepyeni sözler üretmek, beni bir çocuk gibi sevindirip heyecanlandırabiliyor. 6 MAYIS 2015

[close]

p. 7

“Tek Tük Ateşler” Hasan Göksu 7/B MAYIS 2015 7

[close]

p. 8

“Tek Tük Ateşler” Tolunay DEMİRAL KÜL TABLOSU Kör kilit vurulur dillere konuşamazsın, Bir tazı olsan bile Kaderle yarışamazsın, Yazamazsın kaleme vurulur pranga. Aşktır bu alır her canı sırayla, Adını zorla sokarsın şiirlere, Nazlı bir çiçektir şiir, seni kabul etmez, Sen de kalemini sürersin başka şehirlere. BEKLERİM Ölümün dört atlısıyım, Her köşe başını gözleyen. 12 / B Denizyıldızıyım Gökyüzünü özleyen. Bir yaprak parçasıyım Sonbaharda eşini kaybeden. Öylece köşede dururum, Sanki sonsuzluğa savrulacakmış gibi. 8 MAYIS 2015

[close]

p. 9

“Tek Tük Ateşler” Eylül Hunla 6/C MAYIS 2015 9

[close]

p. 10

KİTAPLARIN DİLİ BAZEN SIKICIDIR AMA BAZEN DE... Miyase SERTBARUT Yazar Bütün kitaplar hayatın diliyle yazılmış olsaydı keşke. O zaman daha fazla okur olurdu toplumda. Kimse de "Az okuyoruz, çok az okuyoruz..." diye sızlanmazdı. Ama ne oluyorsa insanlar bir şeyler yazmaya başladığında omzuna bir kasıntı perisi tünüyor. Uzun, tumturaklı, günlük hayatta asla kurmayacağı cümleler kurdurtuyor. Bu ilham perisi değil, bu okur kaçırtan peri! Güzel sözler edeyim derken, sözcüklere takla attırayım, herkesi şaşırtayım derken okuru sıkıntıdan patlatan peri. Oysa dil insanın en güzel şeyi, küfrü de aşkı da duayı da isyanı da onunla yaşarız çünkü. Montaigne, Paris'teki sokak satıcılarının diline özenmiştir, boşuna mı? Çünkü kitapların dili hayattaki gibi olmalı. O zaman sıcaktır, o zaman samimi. Bir roman, öykü, deneme, şiir yapay bir dille kurulduysa fazla yaşayabilir mi? Bütün uzun ömürlü kitaplar hayattan beslenir ve hayatın diliyle bize seslenir. Konuşur gibi yazmak iyidir, diğer türlüsü dile ihanettir. İnsan okurken evden birini dinliyormuş gibi hissetmeli. Dil insanın evi. Kitap dili de insana evdeymişsin gibi rahatlık vermeli. Okurken insanı bol kepçe bir anne gibi beslemeli. Kitapların dilini sıkıcılıktan kurtarmak gerek. Sayfalara baktığımızda o satırlar, o cümleler ne taşıdığını bilmediğimiz vagonlar gibi birbirine eklenmemeli. Karınca katarları gibi baştakinin peşi sıra hareket eden karaltılar gibi durmamalı. Hayat gibi içinde dolaşılabilir olmalı. Kitapta iki kişi konuşuyorsa yazar onları kukla gibi oynatmamalı. O ikisi sahiden konuşuyorlarmış biz de durup onları s e y r e d i yo r m u ş u z g i b i d u r m a l ı . Pencereden bakarken, durakta beklerken, okul koridorlarında yürürken nasıl birilerine bakıyor ve onları duyuyorsak kitaptakileri de o doğallıkta izlemeli. Bize bunu yaşatacak bir mucize var, hayatın gerçek dili. O gerçek dil yaşayan dildir; sokaktaki, pazardaki, mutfaktaki, parktaki dil., Bir kitapta yaşayan dil varsa okuyana da anlatılanları yaşıyormuş hissi verir. Böyle bir kitabı okurken satırlara, cümlelere zirveye tırmanmak isteyen bir dağcının ipe tutunduğu gibi tutunursunuz. Eliniz kaymaz; gözünüz aşağıdaki vadiye, yukardaki zirveye, sağa sola, her cepheye bakar. Evet, kalbiniz biraz hızlı çarpar, heyecanlısınız, çünkü tırmanıyorsunuz, çünkü anlayarak yükseliyorsunuz. Size bunu yaşatan, sizi odanızdan çıkmadan yukarılara tırmandıran yazarın kullandığı doğal dildir, başka bir şey değil. Evet, yeniden söylemek istiyorum. Bütün kitaplar hayatın diliyle yazılmış olsaydı keşke. 10 MAYIS 2015

[close]

p. 11

“Tek Tük Ateşler” Gökçe Erdemir 6/D MAYIS 2015 11

[close]

p. 12

“Tek Tük Ateşler” NE BU HİKAYE Selin ALKAN 8/D Annesi, kocası öldükten sonra, kan kırmızısı ojeler sürmeye başladı. Bir yandan da durmadan o zehri içmeye… Küçük kız, annesini seyreder dururdu. Onu, portakal suyu dolu bardak ve yanında tam tahıllı ekmekle yapılmış kaşarlı tostu ile ne zaman göreceğim diye merak ederdi. On yaşına geldiğinde, o da annesinin yanına oturdu ve oje kutusundan siyah olanı çıkardı. Ardından fırçayı sağ eline aldı. Sol elinin işaret ve orta parmaklarındaki minik tırnaklarına sürdü sadece. Annesi, neden diğer tırnaklarına sürmediğini sordu. “Bu zehri içecek olursam, bu iki… bu…”, annesi o zehirden bir tane daha yaktığında küçük kızı öksürmeye başlamıştı. “İki parmağımla içerim. Ölümün rengi bana içmemeyi hatırlatacak. Ne kadar üzülürsem üzüleyim, 'kara' insanlar bana ne yaparsa yapsın…” “Öyleyse, sağ eline sürmene yardım edeyim.” dedi annesi, dolu gözleriyle. Kızının, en azından, sağlak olduğunu biliyordu. Minik kız, annesine şefkatle baktı, ta gözlerinin içine değin. Cevap verdi: “Hayır; sağ elimle şiirlerimi, hikayelerimi yazacağım. Sanata zehir karıştırılmaz zaten.” İşte bu çocuktu bana hayatı öğreten. 12 MAYIS 2015

[close]

p. 13

“Tek Tük Ateşler” Ilgaz Yıldırım 5/C Nilay ISIKAN 9 / Fen MAYIS 2015 13

[close]

p. 14

“Tek Tük Ateşler” Rana Genevlioğlu 10/Fen 14 MAYIS 2015

[close]

p. 15

“Tek Tük Ateşler” Pelinsu Arslan 12 / A MAYIS 2015 15

[close]

Comments

no comments yet